İktidarın ve iktidar ittifakının dilinde sıkça karşımıza çıkan ve neredeyse her büyük kriz ya da olayda, her tartışmalı kararda bir kalkan gibi önümüze sürülen sihirli bir ifade var: Devlet aklı…
İktidarlar, ne zaman toplumun anlamakta zorlandığı, meşruiyet zemini zayıf ya da kamuoyu vicdanını yaralayan bir adım atsa, arkasından hemen bu gizemli kavram fısıldanır. Peki bu "devlet aklı" aslında neyi gizler?
"Devlet aklı", denilen kavramın yüzü yoktur. Bir karar bu kavrama dayandırıldığında, hatanın sorumluluğu etten kemikten siyasetçilerden alınır ve soyut bir mekanizmaya devredilir. Böylece başarısız politikalar için hesap verecek kimse bulunamaz. Siyasetçi, "Ben yapmadım, devlet aklı öyle gerektirdi" diyerek demokratik hesap verebilirlikten sıyrılır.
Siyasi iktidarların aldıkları kararlar yanılmaz değildir. İdeolojiktir, konjonktüreldir ve bazen de düpedüz hatalıdır. Türkiye’de ise son 24 yıldır bazen değil, sürekli hata üretiyor. Bir hükümet politikası devlet aklı olarak ambalajlandığında, o karara yönelik her türlü eleştiri otomatik olarak "devlete karşı olmakla" eşdeğer tutulmaya başlanır. Bu durum, meşru muhalefeti ve toplumsal eleştiriyi kriminalize etmenin en kestirme yoludur.
Dün "asla olmaz" denilen bir politikanın bugün "büyük bir deha" gibi uygulanması, genellikle devlet aklının esnekliğiyle açıklanır. Oysa bu çoğu zaman, öngörüsüz dış veya iç politikaların yarattığı sıkışmışlığı aşmak için yapılan U dönüşlerinin rasyonalize edilmesinden başka bir şey değildir. İlkesizlik, bu kavram sayesinde "stratejik derinlik" olarak pazarlanır.
Devlet aklı konseptinin ortaya koyduğumuz kullanış biçiminin en güncel örneği olarak Terörsüz Türkiye süreci ve iktidarın bölgemizde yeniden ABD politikalarına entegre oluşunu gösterebiliriz.
Çok değil, 2024 Ekim ayına kadar iktidar bloku, siyasi varlığını beka tehdidi ve güvenlikçi politikalar üzerine kurmuştu. O dönemdeki "devlet aklı", her türlü diyalog arayışını veya yumuşamayı "ihanet" ve "teröre taviz" olarak kodluyordu. Bugün ise aynı aktörler, tamamen zıt bir argümanla, ani bir manevrayla Terörsüz Türkiye ve yeni bir uzlaşı iklimini büyük devlet aklı olarak sunuyor.
Sizin anlayacağınız devlet aklı, Erdoğan ve AKP’nin iktidarda kalma süresini uzatmak için içi başka şeylerle doldurulan, dönemsel ihtiyaçlara göre eğilip bükülen esnek bir aparat haline getirildi.
Kaldı ki devlet aklı denilen kavram önce devlet ciddiyeti ister. Türkiye’yi yönetenlerin böyle bir ciddiyetten çok uzaklarda olduğunu geçtiğimiz günlerde TBMM’de yaşanan bir skandal ile gördük. Suudi Arabistan ile imzalanan enerji anlaşmasının oylaması sırasında, İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez’in Meclis Başkanvekili Pervin Buldan’a oy veren isimlerin tek tek sayılması talebinde bulunması üzerine Genel Kurul'da pusula incelemesi yapıldı.
Meclis Başkanvekili Buldan’ın oy pusulalarını Genel Kurul kürsüsünden tek tek okuduğu esnada, sözleşmenin oylanması için kürsüye oyu gönderilen 79 milletvekilinden 76’sının salonda olmadığı görüldü. Yani 76 milletvekilinin imzaları taklit edilip onlar adına sahte oy kullanmış. Siyasi kapkaççılığın yanında politikamızın geleneğine siyasi kalpazanlık eklenmiş oldu…
Öğrendiğime göre, Meclis’te olmadığı halde imzaları taklit edilip adına oy kullanılan vekiller sadece iktidar partisine mensup değil. MHP Milletvekilleri; Lütfi Kaşıkçı, Levent Uysal, Halil Öztürk, Ahmet Özyürek, Sermet Atay, Abdurrahman Başkan olmak üzere altı MHP’li vekilin adına da sahte imza atılmış. Birol Aydın ile Şerafettin Kılıç da imzası taklit edilen Saadet Partili vekiller.
İktidarın ittifak ortağı MHP’yi de karıştırdığı sahteciliği MHP’nin üst düzey isimlerinden birine sordum. İsminin açıklanmasını istemeyen üst düzey MHP’li “Olay doğru. İzinli olan arkadaşlarımızın yerine de imza atılıp oy kullanıldı gösterilmiş. Bunu neden yaptılar bilmiyorum” dedi.
Yaşanan skandal Meclis koridorlarında AKP ile MHP hattında ciddi bir gerilime neden olmuş. İktidarın MHP’li vekillerin yerine sahte imza atma cüreti ittifak ortağı MHP’yi kızdırdığı, MHP’nin söz konusu durumu haysiyet meselesine çevirdiği aktarılanlar arasında bulunuyor. MHP’li kaynak kendileri açısından olayın müttefiklik hukukuna indirilmiş siyasi ahlaksızlık olduğunu söyledi.
TBMM’nin MHP’li Başkanvekili Celal Adan da daha önce sahte oy pusulası vermeleri nedeniyle AKP’lileri uyarmış ve ciddi şekilde tepki göstermişti.
Gelelim yazının dibine…
Sahte imza skandalının gösterdiği iki şey var; birincisi AKP’nin MHP’yi nasıl çantada keklik gördüğü.
İkincisi de her fırsatta devlet aklı masalı anlatanların olmayan devlet ciddiyeti ve Türk milletine duymadıkları saygıyı…