Yeni Parti’nin 41 sayfalık programını dikkatle okudum.
Programdaki çoğu maddeyi yürekten onaylarken bazı maddelerle ilgili kafamda soru işaretleri oluştu.
Önce onayladığım maddelerden bazılarını yazayım:
-Parlamenter sisteme dönülecektir.
-Hâkimler ve Savcılar Kurulu yönetimin etkisinden kurtarılacaktır.
-Asgari ücret artırılacaktır.
-Emekli yoksulluğu giderilecektir.
-Tarımsal ürünlerin doğrudan tüketiciye ulaşmasını sağlayacak mekanizmalar kurulacaktır.
-AB üyelik süreci hızlandırılacaktır.
-Demiryolları yük ve yolcu taşımacılığında öncelikli hale getirilecektir.
-Dar gelirli yurttaşların tatil hakkını destekleyen sosyal turizm mekanizmaları geliştirilecektir.
-Sıfır iş cinayeti stratejisi benimsenecektir.
-Kırsal bölgeler ve küçük yerleşimler yeniden üretim ve yaşam merkezleri haline getirilecektir.
-Her öğrenciye temiz içme suyu ve sağlıklı bir öğün yemek sağlanacaktır.
-Ne eğitimde ne istihdamda olan gençler için özel eğitim ve beceri programları uygulanacaktır.
***
Gelelim, kafamda soru işaretleri oluşturan maddelere:
“Yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliği güçlendirilecektir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır” maddesi, bölücü terörden çok çekmiş bir ülke olduğumuz gerçeği unutularak yazılmış olmalı. Sözü edilen özerklik şartının uygulanması ülkeyi federasyon tehdidiyle karşı karşıya bırakabilir.
Programdaki “Roman yurttaşlarımıza yönelik istihdam, eğitim, barınma, sağlık ve sosyal hizmetler odaklı kapsayıcı politikalar sunulacaktır” ifadesine de gerek yoktu. Romanları ayrıca vurgulamak gereksiz olmuş. Tüm yurttaşlarımıza sözü edilen hizmetler sunulabilmeli.
“Kimse cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılığa uğramayacaktır” cümlesinin programda yer alması da tartışmalara yol açabilir. “Ülkedeki hiç kimse ayrımcılığa uğramayacaktır” denilse sanırım daha uygun düşerdi.
Aman dikkat!
Herkese göz kırpma isteği göz sağlığını bozabilir.
***
Yazıyı, programda yer alan etkileyici bir cümleyle bitireyim:
“Devlet yönetiminde sadakat değil liyakat, şatafat değil sadelik, çıkar değil kamu yararı esas alınacaktır.”
+++++++++++++
İKİ VALİ, İKİ CİNAYET DAVASI
Gülistan Doku’nun öldürülmesiyle ilgili soruşturmada tutuklananlar arasında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, eşi ve oğlu da yer alıyor.
Suç delillerini yok etmek, gizlemek ve değiştirmekle suçlanan Sonel hakkında mafyatik kimi ilişkilere giriştiği, kendisini sosyal medyadan eleştiren bir kişiyi valilik gücünü kullanarak evinden aldırtıp dövdürdüğü de öne sürülüyor.
Sonel’in içine düştüğü durum, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın bir cinayetin ardından yaşadıklarına benziyor.
İhsan Tombuş’un belgesel niteliğindeki “Ankara Cinayeti” (Bilgi Yayınevi) kitabından yararlanarak anlatayım:
1940’lı yıllar...
Nevzat Tandoğan tek parti iktidarının güçlü isimlerinden biriydi.
Kıyafet Kanunu’nun vatandaşlarca harfiyen uygulanması için özel çaba harcıyordu. O kadar ki Kızılay’ın ana bulvarında erkeklerin takım elbiseli ve kravatlı, kadınların ise tayyörlü dolaşmasını zorunlu kılıyor, görevliler, kıyafetini uygun bulmadıklarını arka sokaklara yönlendiriyordu.
Tandoğan’ın ilginç uygulamalarından biri de içkiyi fazla kaçırıp yalpalamaya ve sağa sola sataşmaya başlayanları yakalatıp bir kamyonla kentin kilometrelerce uzağında bir yere bıraktırmasıydı.
Bu güçlü valinin hayatı Dr. Neşet Naci Arzan’ın 16 Ekim 1945’te muayenehanesinde tabancayla öldürülmesinin ardından tamamen değişti.
Cinayetin ardından zanlı olarak Reşit Mercan isimli genç yakalandı.
Mercan’a tabancayı temin eden kişinin ise dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay olduğu açıklandı.
Ankara’daki yargılama sonunda Mercan 20 yıl, Orbay 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Yargıtay, mahkemenin kararını bozdu ve yeni yargılamanın Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesine karar verdi.
Bolu’daki dava sürerken Ankara Valisi Nevzat Tandoğan evinde başına dayadığı silahı ateşleyerek hayatına son verdi. Muhtemelen Mercan’ın Ankara’daki mahkemede verdiği ifadeyi değiştirerek her şeyi anlatacağından korkmuştu.
***
Nitekim Mercan, Bolu’daki davada ifadesini değiştirip şunları anlattı:
“Genelkurmay Başkanı’nın oğlu Haşmet, cinayeti işledikten sonra bana geldi, suçu üzerime almamı, hasta raporu çıkarılarak çok küçük bir cezayla kurtarılacağımı, konuyu Vali Nevzat Tandoğan’ın da bildiğini söyledi.
Haşmet sevdiğim bir arkadaşım olduğu için dediğini kabul ettim, Anafartalar Karakolu’na giderek cinayeti üstlendim.
Karakoldan beni valinin makamına götürdüler.
Vali, ‘Demek doktoru sen öldürdün’ dedi.
‘Nasıl olur, hakikati size söylemediler mi? Haşmet bana her şeyi bildiğinizi anlatmıştı’ cevabını verdim.
İşte o zaman Vali Tandoğan, tok ve sert bir sesle bağırdı:
‘Doktoru sen öldürdün. Hepsi bu kadar. Haşmet’in ailevi durumunu nazarı itibara alarak isminin bir cinayete karıştırılmaması lazımdır. Sana hasta raporu alınacak ve pek kısa bir zamanda kurtulacaksın. Katil sensin, iyice anlayabiliyor musun?’
Bu sözler üzerine sustum. Tereddüdümü gören vali şunları söyledi:
‘Eğer kabul etmezsen, davayı karıştırmak istersen, biz başka türlü de hareket etmesini biliriz. Seni öldürür ve doktorun katili intihar etti diye rapor verdiririz. Şimdi daha iyi anladığını zannederim.’
İşte o anda nasıl bir tuzağa düştüğümü anlamış bulunuyordum. Artık kadere boyun eğmekten başka ne yapabilirdim?”
Bolu Ağır Ceza Mahkemesi dava sonunda Haşmet Orbay’ı idama, Reşit Mercan’ı ise 10 yıl hapis cezasına çarptırdı.
***
Yargıtay bu kararı da bozdu.
Yeniden yapılan yargılamada Haşmet Orbay’ın cezası 18, Reşit Mercan’ın cezası 9 yıla indirildi.
Ne var ki ikisi de uzun süre cezaevinde kalmadı.
1950’de tek başına iktidara gelen Demokrat Parti’nin çıkardığı genel afla Reşit Mercan hemen, Haşmet Orbay bir yıl daha cezaevinde kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuştu.