Sizi ne tatmin eder? Masaların düzeni mi, ortamın sıcaklığı mı, ışığın yumuşaklığı mı? Yoksa kalabalığın enerjisi mi, sakinliğin huzuru mu? Bir yerin tarihi bir değer taşıması mı sizi cezbeder, yoksa modern, yeni nesil ve minimal bir tasarım mı? Kafeleriyle meşhur o kente doğru yol alırken, zihnimde tam da bu sorular dolaşıp duruyordu…
İşte o kent: Viyana.


Orada bulunduğum kafeleri anlatmaya geçmeden önce, Viyana’nın köklü kafe kültürünün tarihine kısaca değinmek isterim. Bu kültürün temelleri, 17. yüzyılın sonlarına, şehrin tarih sahnesinde önemli bir dönüm noktası olan günlere uzanır. Rivayete göre, Viyana Kuşatması’nın ardından şehirde bırakılan kahve çuvallarıyla birlikte Viyanalılar kahveyle tanışır. O güne dek pek bilinmeyen bu içecek, zamanla yalnızca bir alışkanlık değil, bir yaşam biçimine dönüşür. Kısa sürede açılan ilk kahvehaneler, sadece kahve içilen yerler olmaktan çıkar; edebiyatçıların, sanatçıların ve düşünürlerin buluşma noktası hâline gelir. İnsanlar burada saatlerce oturur, gazetelerini okur, tartışır, üretir… Bir fincan
kahve, kimi zaman uzun sohbetlerin, kimi zaman derin düşüncelerin eşlikçisi
olur. İşte ben de bu köklü kültürün izini sürerek, Viyana sokaklarında bir kafeden diğerine geçerken yalnızca kahve içmiyor; aslında bir geleneğin içine adım atıyordum.

Viyana’nın at arabalarının geçtiği sokaklarında gelişigüzel yürürken, sanki benimle tanışmak isteyen ilk kafe karşıma çıktı: Café Mozart. Eh, ne de olsa ben de bir piyanisttim. Bu yüzden ilk karşıma çıkan kafenin Mozart’ın adını taşıması, tuhaf ama hoş bir şekilde kendimi özel hissettirdi.

Viyana: Cafe Mozart - Resim : 1 Viyana: Cafe Mozart - Resim : 2

200 yılı aşan bir geçmişe sahip bu mekânın içine adım attığımda, burada benden önce zaman geçirmiş insanları düşünmeden edemedim. Aynı masalarda kimler oturdu, hangi hikâyeler başladı, hangileri yarım kaldı… Bu eskiliğin ve zamanın birikmiş kokusu beni geçmişe davet ediyordu; derin bir nefes aldım, adeta bu davetin çağrısına cevap vermek ister gibi.

Ve tam o anda, etrafımdaki o canlı, cıvıl cıvıl uğultunun içine karıştım. Fincanların ve çatal-bıçakların çıkardığı o ince tınılar kadife koltuklarda oturan insanların sohbetlerine karışıyordu. İlginçtir ki, kafe Wolfgang Amadeus Mozart’ın ölümünden yaklaşık üç yıl sonra açılmış; ancak “Mozart” ismini ancak 1929 yılında almış. Yani adı sonradan verilmiş olsa da, ruhu çok daha eskiye dayanıyor… Avizelerin ihtişamına ve mekânın o zamansız havasına kısa bir süre hayran kaldıktan sonra, kendimi kadife döşeli bir koltuğa bıraktım. Bir Viyana klasiği olan Wiener Melange ve yanında şehrin en meşhur tatlılarından biri olan Apfelstrudel sipariş ettim.

Viyana: Cafe Mozart - Resim : 3 Viyana: Cafe Mozart - Resim : 4

Wiener Melange, Viyana’ya özgü klasik bir kahvedir. En basit hâliyle espressoya benzer bir kahvenin üzerine sıcak süt ve çoğu zaman hafif bir süt köpüğü eklenmesiyle hazırlanır. Cappuccino’ya benzese de daha yumuşak, daha dengeli bir içime sahiptir; Viyana kahve kültürünün en karakteristik içeceklerinden
biridir. İlk yudumu aldığımda, kahvenin o yumuşak dokusunun damakta usulca yayılmasını anlatmak isterdim… Ancak, üçüncü dalga kahvelere alışkın biri olarak, Viyana kahvelerini biraz fazla güvenli, hatta yer yer sıradan bulduğumu söylemeliyim. Fakat bu deneyimi asıl değerli kılan şey kahvenin kendisi değildi. Yanında gelen Apfelstrudel’in tarçınlı ve hafif ekşimsi elma aroması, o sadeliği zarif bir şekilde tamamlıyor; hatta bir adım öne geçiyordu.

Ve belki de Viyana kafelerinin sırrı tam olarak burada saklıydı: kusursuz bir kahve iddiasında değil, zamana direnen bir atmosfer yaratmakta belki de… Etrafımdaki insanların sesi, ortamın sıcak enerjisi ve o yaşayan atmosfer, herkesin arasında dolaşıp bana da tekrar tekrar uğruyordu. Bu an, o kafede bulunuyor olmama şükretmeme vesile oldu; çünkü yaşadığımı derinden hissettiriyordu. Tam o sırada Nazım geldi aklıma ve onun sesi sanki içimde yankılanır gibi oldu: “Yaşamak güzel şey doğrusu.” Etrafıma bakarken bu söz, gördüğüm her ayrıntıya ayrı bir anlam kattı. İşte bu yüzden deneyimim, iddiasız bir kahvenin çok ötesine geçiyordu.

Rivayet edilir ki burası, bir dönem sanatçıların ve yazarların da uğrak noktasıymış. Hatta gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında gösterilen The Third Man’in bazı sahneleri de bu kafenin yakınlarında çekilmiş. 1949 yapımı bu film, II. Dünya Savaşı sonrası bölünmüş ve karanlık bir Vienna atmosferinde geçiyor. Şehrin savaş sonrası yorgunluğu, taş sokakları, sisli geceleri ve o hafif melankolik havası filmin neredeyse başlı başına bir karaktere dönüşmesini sağlıyor. Zaten filmi bu kadar unutulmaz yapan şeylerden biri de tam olarak bu: Viyana’nın ruhunu yalnızca arka plan olarak değil, hikâyenin bir parçası olarak hissettirmesi. Filmin en ikonik unsurlarından biri ise şüphesiz Anton Karas’ın yaptığı müzikler. Özellikle yalnızca zither ile çalınan o meşhur tema, filme hem tuhaf bir neşe hem de derin bir hüzün katıyor. Öyle ki filmden sonra Karas’ın müzikleri dünya çapında ün kazanmış ve The Third Man Theme uzun süre Avrupa’da ve Amerika’da listelerde kalmış.

Aşağıdaki fotoğrafta da duvara asılı bir çerçevenin içinde, onun bestelediği The Café Mozart Waltz notalarını görebilirsiniz. Ben de bir piyanist olarak, o an melodiyi zihnimde canlandırmaya çalışıyordum; dudaklarımda yarım hilal bir tebessümle…

Viyana: Cafe Mozart - Resim : 5 Viyana: Cafe Mozart - Resim : 6

Yazının en başındaki sorular hâlâ orada duruyor… Belki de Café Mozart’ta yaşadığım deneyim, bu sorulara tek bir cevap aramaktan çok, her birinin farklı bir karşılığını olabileceğini göstermişti. İnsan bazen bir kafede sadece oturmaz; kendine, zamana ve hayata biraz daha yaklaşır. Birkaç farklı kafeden daha bahsetmeyi düşünmüştüm aslında; ancak bu yazıda Café Mozart’ın bıraktığı o ilk izlenimi bölmek istemedim. Böyle daha anlamlı kalacak diye hissediyorum. Bazen bazı mekânlar, anlatının içinde tek başına kalmayı hak eder. Sonraki yazılarımda ise Viyana’nın başka bir köşesinde karşıma çıkan ve bende farklı bir hikâye bırakan bir kafeden daha bahsetmek istiyorum…