Uzun zaman ihmal ettiğim eski alışkanlıklarımdan birine dönüş yapıp radyo dinlemeye karar verdim. Tesadüfen bulduğum bir Türkü kanalında belki binlerce kere dineldiğim halde ilk defa farklı bir şekilde yorumlayacağım Pir Sultan Abdal’ın bir türküsü okunuyordu. Türkü şöyle:

Ötme bülbül ötme şen değil bağım

Dost senin derdinden ben yana yana

Tükendi fitilim eridi yağım

Dost senin derdinden ben yana yana

***

Deryadan bölünmüş sellere döndüm

Ateşi kararmış küllere döndüm

Vakitsiz açılmış güllere döndüm

Dost senin derdinden ben yana yana.

***

Haberin duyarsın peyikler ile

Yaramı sarsınlar şehidler ile

Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile

Dost senin derdinden ben yana yana.

***

Abdal Pir Sultan`ım, doldum eksildim

Yemeden içmeden sudan kesildim

Zülfün kemendine kondum asıldım

Dost senin derdinden ben yana yana.

Pir Sultan Abdal, çağdaşları Şah İsmail Hatâî, Kul Himmet, Virânî ve Kul Nesîmî gibi dönemin büyük ozanlarından birdir ve o bu saydığım ozanlar içinde duygu yönü en güçlü olan kişidir. Dini inanç olarak Şah İsmail’in etkisindedir ama ondan daha liriktir. Osmanlı’nın, hâkim olduğu geniş coğrafyalardaki farklı farklı insan toplulukları üzerinden, “reaya” tabir edilen vergi mükellefi yeni bir vatandaşlık biçimi oluşturması karşısında ciddi biçimde rahatsız olan Türkiye Türkmenlerinin en cesur sesi olmuş ve bunun bedelini canıyla ödemiştir.

Aslında benim sizlere bu yazımda anlatmak istediği Pir Sultan Abdal’ın şiirinin bana neden Prof. Sencer Divitçioğlu’nun “kesili boylar” kavramını hatırlattığıdır? Abdal’ın, “Deryadan bölünmüş sellere döndüm” sözleri hayalimde birden Büyük Türkistan’dan Roma İmparatorluğu topraklarına doğru akın akın gelen Türk boylarını resmini canlandırdı. Her birinin yedi göbek soyu sopu belli bu Oğuz Han ulusu, Göktürk hakimiyetinin sona ermesiyle hem büyük bir Çin baskısı hem de iç kargaşa nedeniyle birbirinden kopmuş olmalıydı. İşte Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu, bu karmaşada boylar arası ilişkiler ve boy sürekliliğin bitişini “kesili boy” kavramını icat ederek izah ermeye çalışır ki, bu da Pir Sultan’ın dizesindeki söyleyişi ile anlatılabilir: “Deryadan bölünmüş sellere döndüm!”

Pir Sultan Abdal elbette on altıncı asır Türkiye’sindeki Türkmenlerin ne kadar büyük ve güçlü bir siyasi, sosyal, askeri değer taşıdığını biliyordu. Türkmenlerin kesafetini “derya” teşbihiyle çok doğru şekilde anlatıyordu. Ancak bu kütlenin çoğunun, Kızılbaş Padişahının, “Bir sıradan berü gelün - Nevruz edün Şah'a yetün - Hey gaziler secde kılın - Gaziler deyin şah menem” çağrısına, uyarak İran’a göçmesi doğup büyüdüğü vatanını ıssızlaştırmış olmalıydı. Geriye kalanı, deryadan kopan sel olarak nitelemesi durumun acıklı halini izah ediyor. Çünkü derya güçtür, sistemdir, düzendir ama sel taşar, yıkar ve yok olur. On birinci yüzyıldan itibaren batıya akan Türk boylarının erken dönemde ve on altıncı yüzyılda kaderleri neredeyse aynı şekilde gelişmiş olmalı: Bazen tamamen dağılma, bazen diğer boylarla birleşme, bazen ikiye üçe ayrılama şeklinde.

Yeni neslin büyük Türk tarihçilerinde Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Hoca ise, bir teşbihin uyandırdığı duygular veya analitik kavramlarla nesep peşinde olmak yerine aynı gerçekliği tarihî kaynaklar üzerinden anlamlandırmaya çalışır. Taşağıl Hoca boyların “sele dönmesi” veya "kesilmesi" hakkında değil hanedanlardan bağımsız biçimde süreklilik göstermesi üzerinde durur. Çok net biçimde Hun, Göktürk veya Uygur devletleri dağılsa da boyların başka birlikler içinde yaşamayı sürdürdüğünü söyler. Nitekim Taşağıl Hoca, "Türklerin boylar halinde yaşaması varlığının bu denli kalıcı olmasını sağladı. Türk tarihini anlamak ve çözmek için boy sistemini iyi kavramak gerekmektedir" sözüyle bakış açısını net şekilde ifade eder. Hoca buradan yola çıkarak şu çıkarımları yapar: 1. Türk tarihinin temel birimi devletten önce boydur. 2. Büyük kağanlıklar yıkılsa bile boylar yaşamaya devam eder. 3. Türk tarihinin sürekliliğini sağlayan unsur devletler değil, boy teşkilatıdır. 4. Göçler ve yeni devletlerin kuruluşu sırasında aynı boylar farklı adlar altında yeniden tarih sahnesine çıkabilir.

***

BİR BEYİT

Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur

Herkesi sen dost mu sandın, belki ol ağyâr olur.

Selimî