Heykellerinde düşünceyi, acıyı, tutkuyu ve hareketi mermerin, bronzun ve taşın içinde görünür kıldı. Onu modern heykelin öncülerinden biri yapan da insanı bütün karmaşıklığıyla ele alan bu yaklaşımıydı. Auguste Rodin’i hep sanat kitaplarındaki o meşhur Düşünen Adam heykeliyle tanıdım. Ta ki ıhlamur kokulu bir bahçede, bronz heykellerin arasında yürüyene kadar.

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 1

RODİN’İN DÜNYASINA AÇILAN KAPI

Paris’in 7. bölgesinde, Rue de Varenne üzerinde, ağaçların ve çiçeklerin arasında sakin bir malikâne var. Auguste Rodin’in hayatının son yıllarında atölye olarak kullandığı ve daha sonra bütün eserlerini kalıcı bir müzeye dönüştürmek istediği bu yapı, bugün Rodin Müzesi olarak hizmet veriyor.

Hôtel Biron adıyla bilinen malikâne, 18. yüzyılda inşa edilmiş. Rodin burayı 1908’de keşfederek önce birkaç odasını atölye olarak kiraladı, ardından 1911’de binanın tamamını kullanmaya başladı. Sanatçı, 1916’da eserlerini, çizimlerini ve koleksiyonunu Fransız devletine bağışladı. Bu bağış sayesinde kurulan müze, 1919’da kapılarını ziyaretçilere açtı.

Burası benim için yalnızca ünlü heykelleri görebileceğim bir müze değildi. Bir sanatçının dünyasına, çalışma biçimine ve hayata nasıl baktığına biraz daha yaklaşabileceğim bir yerdi. Üstelik eserlerin bir kısmı, malikânenin içindeki salonlarda değil, ağaçların ve güllerin arasında, bahçede ziyaretçilerini bekliyordu.

1840’ta Paris’te doğan Rodin’in sanat yolculuğu hiç de kolay olmadı. Sanat eğitimi almak için başvurduğu École des Beaux-Arts’a üç kez girmeyi denedi ancak başarılı olamadı. Yıllarca dekoratif işlerde ve başka heykeltıraşların atölyelerinde çalıştı. 1870’lerin ortalarında İtalya’ya yaptığı yolculukta Michelangelo’nun eserlerini görmesi, sanat anlayışını derinden etkiledi.

Rodin, klasik heykel geleneğinin idealize edilmiş bedenlerinden uzaklaşarak insanın gerçek duygularını ve fiziksel gerilimini yansıtmaya yöneldi. Onun heykellerinde beden, yalnızca estetik bir biçim değil; düşüncenin, arzunun, acının ve çelişkilerin taşıyıcısıydı. Bu yönelim de beni Rodin’e bağlayan en önemli etkenlerden biri oldu. Bazen bir elin kıvrımında, bazen kasılmış bir sırtta, bazen de birbirine yaklaşan iki figürün arasındaki mesafede derin bir hikâye saklıydı…

Sanatçının eserlerine yakından bakarken fark ettiğim şeylerden biri de buydu: Rodin, insan bedeninin küçük ayrıntılarından yola çıkarak oldukça geniş bir duygu dünyası kurabiliyordu.

BRONZUN HİKÂYESİ

Bahçedeki heykellerin çoğu bronz. Bakır ve kalayın bir araya gelmesiyle oluşan bu alaşım, dayanıklılığı ve ayrıntıları yansıtma özelliği sayesinde heykel sanatında uzun zamandır kullanılıyor. Açık havada yıllarca kalabiliyor; zamanla yüzeyinde yeşilimsi ya da kahverengimsi bir patina oluşabiliyor.

Bronz heykel yapmak, taşı yontmaktan farklı bir süreç. Genellikle önce kil ya da alçıyla bir model hazırlanıyor, ardından bu model üzerinden kalıplar oluşturuluyor ve erimiş bronz kalıba dökülüyor. Rodin’in eserlerinin dünyanın farklı yerlerinde bronz dökümlerine rastlamamızın nedeni de bu üretim yöntemi. Sanatçının modelleri ve kalıpları, eserlerinin farklı boyutlarda ve dökümlerde üretilmesine imkân tanıdı.

Rodin’in adını duyuran ilk önemli eserlerinden biri Tunç Çağı (L’Âge d’a#ra#n). 1877’de sergilendiğinde o kadar gerçekçi bulundu ki sanatçı, heykeli canlı bir modelden doğrudan kalıp alarak yaptığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Rodin, eserini kendi gözlem ve çalışmasıyla oluşturduğunu kanıtlamak zorunda kaldı. Kariyerinin başında, heykelinin gerçekçiliği yüzünden şüpheyle karşılanmış olması bugün düşününce bana oldukça ilginç geliyor.

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 2

MÜZENİN YILDIZLARI

Müzede görülecek eserlerin sayısı oldukça fazla. Dante’nin İlahi Komedya’sından esinlenen Cehennem Kapısı (La Porte de l’Enfer), Rodin’in en kapsamlı projelerinden biri. Bu anıtsal kompozisyonla ilişkili Havva (Ève), bedeninin duruşu ve kapanan kollarıyla kırılganlık hissi uyandırıyor.

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 3

Yürüyen Adam (L’Homme qui marche), başı ve kolları olmamasına rağmen ileri atılan adımıyla hareketin kendisini heykele dönüştürüyor. Pallas ve İris, Tanrıların Habercisi (Iris, messagère des d#eux) gibi eserler Rodin’in mitolojiye ve insan bedenine duyduğu ilgiyi ortaya koyuyor. Victor Hugo ve Honoré de Balzac için yaptığı anıtlar (Monument à Victor Hugo ve Monument à Balzac) ise portre anlayışının ne kadar cesur olduğunu gösteriyor.

Rodin’in dikkatimi çeken eserlerinden biri de Katedral (La Cathédrale) oldu. İlk bakışta iki elden ibaret gibi görünen bu heykel, aslında birbirine yaklaşan iki sağ elden oluşuyor. Parmakların yukarı doğru kıvrılarak oluşturduğu boşluk, Gotik bir katedralin kemerlerini andırıyor. Rodin’in 1908 tarihli bu taş heykeli, ellerin biçimi kadar aralarında kalan boşluğa da anlam yüklüyor.

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 4

Bu yapıt, müzede en beğendiğim eserlerden biri oldu. Beni etkileyen, iki elin biçiminden çok, birbirlerine doğru uzanırken aralarında bıraktıkları o küçük boşluktu. Bir piyanist olarak bana, müziğin bir parçası olan notalar arasındaki susları düşündürdü. Çünkü müzikte bazen sessizlik de en az sesler kadar bir şeyler anlatır ve müziği bütün hale getirir. Parmakların neredeyse birleştiği noktada hem bir yakınlık hem de ince bir mesafe hissediyorsun. Sanki heykelin asıl anlatısı, ellerin kendisinden ziyade birbirlerine ulaşmaya çalıştıkları o anda, o boşlukta, o susun içinde saklıymış gibiydi…

Taşın sertliğiyle bu kadar zarif bir hareketin bir araya gelmesi de ayrıca çok etkileyici değil mi? Rodin, elleri bedenin geri kalanından ayırarak onlara tek başlarına bir anlam ve ifade gücü kazandırmış. Üstelik bu ellerin oluşturduğu biçim, insan bedenini aşarak mimari bir yapıyı çağrıştırıyor. Bir yandan iki insanın yakınlığını düşündürürken diğer yandan insanın içinde kendine bir sığınak aradığı hissini uyandırıyor.

Bazen bir eserin etkisi, ne anlattığından çok, insanda hangi düşüncelere kapı araladığında saklı oluyor diye düşünüyorum her zaman. La Cathédrale karşısında bunu daha iyi anladım. Birkaç el hareketinden böylesine güçlü bir çağrışım dünyası yaratabilmek, Rodin’in sanatında beni en çok etkileyen özelliklerden biri oldu.

Balzac anıtının (Monument à Balzac) hikâyesi de dikkat çekici. Rodin, yazarın görünüşünü birebir kopyalamak yerine onun kişiliğini ve yaratıcı gücünü yansıtmaya çalıştığını görüyorum. Ortaya çıkan eser, siparişi veren edebiyatçılar derneği tarafından 1898’de fazla sıra dışı bulunarak reddedildi. Bugün ise modern heykelin önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.

DÜŞÜNEN ADAM: DÜŞÜNEN TEK ŞEY KAFA DEĞİL

Bahçedeki asıl durağım elbette Düşünen Adam (Le Penseur) oldu. Heykelin hikâyesi sanıldığından biraz farklı. Rodin, eseri 1880’de Cehennem Kapısı (La Porte de l’Enfer) projesi için tasarladı. Başlangıçta kapının tepesinde oturarak aşağıdaki sahneleri izleyecek figürün adı Şair (Le Poète) idi ve Dante’yi temsil ediyordu. Zamanla bu figür, ait olduğu kompozisyondan bağımsız bir eser olarak varlık kazandı. Rodin heykeli büyüterek tek başına sergiledi. Büyük boy bronz versiyonu 1904’te sergilendi; 1906’da Panthéon’un önüne yerleştirildi.

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 5

Yakından bakınca düşünmenin yalnızca kafada olmadığını görüyorsunuz. Sırt kamburlaşmış, kaslar gergin, ayak parmakları bile kenetlenmiş. Rodin, düşüncenin bütün bedeni içine alan bir çaba olduğunu anlatmak istemiş gibi. Figürün duruşunda Michelangelo’nun Medici Şapeli’ndeki düşünceli figürlerinin etkisi de sıkça dile getiriliyor.

Düşünen Adam’ı daha önce defalarca görmüştüm; kitaplarda, fotoğraflarda, sanat üzerine yazılmış sayfalarda… Ama hiçbirinde onun karşısında durduğum anki gibi hissetmemiştim. Bazen bir şeyi tanımakla onu gerçekten görmek arasında, ancak oraya gidince fark ettiğiniz bir mesafe oluyor gerçekten.

IHLAMUR VE GÜL KOKUSU ARASINDA

Müzenin en etkileyici yanlarından biri, yalnızca iç mekânlardan ibaret olmaması. Ihlamur ağaçları ve güllerle dolu bahçede heykellerin arasında yürümek, insana hem huzurlu hem de hafif hüzünlü bir his veriyor. Bronzlar, günün saatine ve ışığın gelişine göre farklı görünümler kazanıyor. Aynı heykelin önünden yeniden geçerken bile başka bir ayrıntıyı fark edebiliyorsunuz.

Bahçede dolaşırken eserleri yalnızca karşılarına geçip seyretmiyorsunuz; onların bulunduğu mekânla kurduğu ilişkiyi de fark ediyorsun. Bir heykelin ağaçların arasında durması, gölgesinin toprağa düşmesi ya da yaprakların arasından gelen ışık, ona müze salonunda göremeyeceğiniz başka bir görünüm kazandırıyor fikrimce. Bir süre sonra yalnızca eserleri görmekle kalmıyor, onların çevresindeki boşluğu, gölgeleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiyi de izlemeye başlıyorsunuz…

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 6

RODİN’İN GÖLGESİNDEKİ DAHİ: CAMILLE CLAUDEL

Müzenin bir bölümü, Rodin’in öğrencisi, modeli ve bir dönem yakın ilişki yaşadığı Camille Claudel’e ayrılmış. Claudel, kendi başına önemli bir heykeltıraş olmasına rağmen uzun yıllar Rodin’in gölgesinde kaldı. Hayatının son yıllarını bir ruh sağlığı kurumunda geçirdi ve 1943’te orada hayatını kaybetti.

Claudel’in Olgunluk Çağı (L’Âge mûr) adlı eserinin karşısında durmak, insanı kolay kolay ondan ayıramıyor. 1890’larda şekillenen bu kompozisyonda genç bir kadın, kendisinden uzaklaşan adama doğru yalvarırcasına uzanırken yaşlı bir kadın adamı peşinden götürüyor. Eser, çoğu zaman Claudel ile Rodin arasındaki ilişkinin sona erişiyle ilişkilendirilse de zamanın geçişi, gençliğin geride kalışı ve kayıp üzerine de düşündürüyor.

Paris’te bir heykeltıraşın izinde: Auguste Rodin - Resim : 7

Heykelin karşısında dururken insan, yalnızca iki sanatçının hikâyesini değil, ayrılık ve zaman üzerine daha evrensel bir anlatıyı da hissediyor. Genç kadının uzanan kolu, sanki geri döndürülemeyen bir şeyin ardından son bir kez sesleniyor. Adamın uzaklaşan bedeniyle kadının geride kalan hareketi arasındaki karşıtlık, eserin duygusal gücünü artırıyor.

Claudel’in hikâyesini düşündüğümde, sanat tarihinde kimin ne kadar görünür olduğu sorusu da aklıma geliyor. Bir sanatçının başka bir sanatçının gölgesinde anılması, kendi üretiminin değerini ortadan kaldırmıyor. Bu yüzden L’Âge mûr, yalnızca bir ilişkinin bitişini değil, kendi başına görülmeyi bekleyen bir sanatçının hikâyesini de hatırlatıyor.

SON SÖZ

Rodin Müzesi, sanatın yalnızca güzelliği değil; aşkı, kaybı, emeği ve insanın iç dünyasını da anlatabildiğini hatırlatıyor.

Paris’e yolu düşenler için Louvre’un ve Eyfel’in yanına bu malikâneye de bir yer ayırmak, şehri başka bir açıdan tanımak demek. Bir öğleden sonranızı bu bahçeye ayırıp heykellerin arasında dolaşmak, Paris’in kalabalığından uzaklaşmak ve sanatla baş başa kalmak; günü biraz romantize etmek, ruhu besleyen anlara yer açmak için güzel bir seçenek.

Kaynakça ve bilgi notu

Yazıda yer alan eser adları, tarihler, müzenin tarihçesine ilişkin bilgiler hazırlanırken Musée Rodin’in resmî internet sitesindeki koleksiyon kayıtlarından ve tarihçe yazılarından yararlanılmıştır. Kişisel gözlemler ve eserlerin bende uyandırdığı düşünceler ise ziyaret deneyimime dayanmaktadır.