Bir sabah uyanıyoruz, gözaltılar, tutuklamalar… Birkaç hafta geçiyor, bu kez tahliyeler. Bu hafta pek çok tahliye haberi aldık. Her dosyadan bir kaç tahliye kararı çıktı. Bazılarının neden içeride olduğunu bile anlayamamıştık. Tahliye haberleri de haliyle şaşırttı.
Doğal olarak şu cümleyi çok duydum:
“E madem çıkacaktı, neden girdi?”
Bu soru aslında çok insani. Çünkü hukuk teknik bir alan olabilir ama sonuçları tamamen insan hayatına dokunuyor. Birinin 30 gün, 45 gün özgürlüğünden mahrum kalması, “küçük bir detay” değil. Sonuçta o süre zarfında hayat durmuyor; iş gidiyor, itibar zedeleniyor, aile etkileniyor.
Tutuklama “tedbiri”
Tutuklama dediğimiz şey, teoride bir ceza değil. Hepimiz bunu biliyoruz artık. Tutuklama bir tedbir. Kaçmasın diye, delilleri karartmasın diye, süreci etkilemesin diye…
Ama pratikte durum bazen şöyle algılanıyor: “Önce içeri alalım, sonra bakarız.” Kırılma, işte tam da burada başlıyor.
Tutuklama kararı verilirken hakimin kaçma ihtimali, delil karartma riski, suçun ağırlığı gibi hususlara dikkat etmesi gerekiyor. Peki birkaç hafta sonra ne değişiyor da tahliye kararı geliyor? Gerçekten yeni bir şey mi ortaya çıkıyor? Yoksa baştan beri bu kadar ağır bir tedbire gerek yok muydu?
Bu soruların net cevabını çoğu zaman bilmiyoruz. Çünkü kararların gerekçeleri ya yeterince anlaşılır değil ya da kamuoyuna yansıyan kısmı eksik.
Ama algı çok net oluşuyor: “Demek ki tutuklamaya gerek yoktu.”
İnsan refleksi tam da burada devreye giriyor. Çünkü adalet duygusu matematik gibi çalışmaz. Birini düşünün; 40 gün içeride kalıyor, sonra serbest bırakılıyor ama dava devam ediyor. Şimdi o kişi açısından bakın: “Ben 40 gün neden yattım?”
Bir insanın özgürlüğünü 40 gün elinden alıp sonra ‘devam edelim’ demek, teknik olarak mümkün olabilir ama vicdanen ikna edici değil.
Adalete güven meselesi
İnsanlar hukukun mükemmel olmasını beklemez. Hata payı olduğunu bilir. Ama öngörülebilir olmasını ister. “Ne olacağını az çok tahmin edebilmeliyim” der.
Bu yüzden bugün yargının en büyük sorunlarından biri öngörülemezlik.
Aynı durumda iki farklı karar çıkabiliyor gibi hissediliyor ya da aynı dosyada kısa süre içinde tamamen zıt sonuçlar…
Kararlar neye göre veriliyor? Bir insanın özgürlüğünü elinden almak ne kadar kolay olmalı? Ve geri vermek ne kadar zor?
Cevap ne olursa olsun, toplumun hissettiği şey önemli. Çünkü adalet sadece verilen karar değildir; aynı zamanda o kararın insanlar tarafından nasıl algılandığıdır.
Ve bugün sokakta, sosyal medyada, gündelik sohbetlerde dolaşan cümle şu:
“Bir giriyorlar, bir çıkıyorlar… Ama neden?”
İşte bu “neden” sorusu cevap bulmadıkça, tartışma da bitmeyecek gibi görünüyor. Çünkü mesele neden girdiler, neden çıktılar meselesi değil aslında. Bir insanın özgürlüğü bu kadar kolay alınıp bu kadar hızlı geri verilip verilemeyeceği; özgürlüğün değeri…