200’li yıllarda internetin ve ona bağlı olarak sanal haberleşmenin yaygınlaşmaya başladığı yıllarda özel bir televizyonda, adını “medyametre” koyduğum programı yapıp sunmaya başlamıştım. Ekran karşısında o kadar acemiydim ki, her program açılışı benim için, bir heyecan dalgasının altında kalmak gibiydi. Dalgalarla boğuşan ve nefes almaya çalışan çaylak sörfçüler gibi hissediyordum sanırım. Nefes alıp vermenin hayati önemin karşılık nefesimi tutarak sunduğum bu programların birinde tarih felsefecisi Prof. Dr. Şahin Uçar’ı konuk almış, Yılmaz Öztuna’yı telefonla akışa dahil etmiştim. Bir başka programda sonraki yıllarda kardiyoloğum olacak Kemal Hoca’yı konuşturmuştum ki, daha o zamanlar ilaçlı stentler yeni yeni uygulanmaya başlanmış bundan sekiz yıl sonra programda anlattığı teknikle bana stent takmıştı. Soyadının yazmamı istemeyen Prof. Dr. Kemal Hoca ile sadece kalp ve damar sorunların değil, ülkemizde koruyucu hekimlik uygulamasının benimsenmemiş olmasını, nenelerimizin mutfağına döndüğümüzde sağlıkla ilgili pek çok sorunun hallolacağını, marketlerden asla raf ömrü uzatılmış gıdalar almamamız gerektiğini, ABD ve Batı Avrupa kumandalı diyetisyenlerden ve beslenme programlarından uzak durmanın gerekçeleri dahi çok ciddi konuları konuşmuştuk. Hatta hoca bir kehanette bulunmuş, bugün “imtiyazlı hastaneler” olarak tüm şehirlerimizi kuşatan, otoyol ve otobanların üzerinde hamburgerci dükkânları gibi sıralanan hastanelerin ilk örneklerinden yola çıkarak “Bunlar pıtrak gibi çoğalacaklar” demişti.
Medyametre’nin temel ilkesi, yazılı basın ve görsel medyaya yansıyan haberleri rakamlarla destekleyerek seyirciye aktarmaktı. Şöyle ki, bir hafta boyunca en çok gündemde kalan olay, kişi, kurum, kuruluş, sanat etkinlikleri istatiksel olarak sıralanacak, bunların içinde gündemi en çok meşgul eden konu bir konukla enine boyuna konuşulacaktı! Fakat bu haberleri kim toplayacak, kim sıralayacaktı? Ben tek başıma hem yapımcı hem editör hem sunucuydum. Başka bir yardımcım olmadığı gibi, aynı alanı kullanan bir programın çekimi bittikten sonra stüdyoyu yeniden düzenlemek için bazen eksik elemanın yerine bendeniz yardımcılık yapıyor, kan ter içinde kaldığımdan dolay pudralı suratımda ter yol yapıyor, makyöz hanımdan malzeme sıkıntısı had safhada olduğu için ciddi biçimde azar işitiyordum. Medyametre istediğim standartta bir yetkinlik gösteremedi. Çünkü kendi imkanlarımla topladığım “en çok konuşulan/en önemli konu” sıralaması çok kişisel kaldığı gibi öne çıkarttığım konularda her istediğim konuğu tüm nazik davetlerime rağmen stüdyoya alamıyordum. Kanalın adını söylediğimde önce TRT’nin kanalına program yaptığımı sananların öyle olmadığını anlar anlamaz işleri çıkıyordu!
Yıllar içinde çok profesyonel işleyen bir başka televizyonda da programlar yaparken, amatör televizyonculuk dönemimdeki medyametre mantığını bana teslim edilen yeni programda uygulamak istedim. Kurumun çalıştığı medya takip hizmeti veren bir kurumla mail yolu ile iletişime geçtim. Tam olarak istediklerimi anlattım. Uzun zaman sonra olumsuz cevap geldi. Daha sonra bir başka ajanstan da mail yoluyla aynı işi istedim. Oradan da sadece kupür hizmeti verdikleri haberi geldi. Ben bazı nedenlerden dolayı televizyon işini bırakıp yoluma yazılı basında devam ettiğim sırada bir gün bir mail aldım. “Coşkun Bey, haftanın enleri konusundaki medya ölçüm hizmetlerini rakip bir ajans bizden kopyalayarak üretiyor. Onları mahkemeye verdik. Bizim lehimize şahitlik yapar mısınız?” şeklinde bir itiraf ve yardım mailiydi bu. Çok şaşırmıştım. Benim mail yoluyla onlara teklif ettiğim her şeyi yapmaya başlamışlar, “Bu fikir benimdi sen benden çaldın” davasına düşürmüşler ve beni şahit göstermek istiyorlardı! Cidden öfkelenmiştim! Sert bir “Hayır!” maili çektiğimi hatırlıyorum. Bu güden baktığımda davaya müdahil olarak fikrime sahip çıkmadığım için nasıl büyük bir hata yaptığımı çok acı bir biçimde idrak ediyorum!
Televizyonculuğu bıraktıktan, ajansların fikrimi mahkemelik etmesinde sonra bendeniz “medyametre” adını sonuna gmail.com ekleyerek önce eposta hesabı olarak kullandım. Daha sonra www.medyametre.com.tr alan adını aldım. Daha da sonra bu adı bir marka yapmaya karar verdim ve “marka tescil” başvurusunda bulundum. Hayretle gördüm ki, devletin yayıncılık denetimi yapan bir kurumu bu adla bir marka tescili yaptırmış. Ancak neyse ki bendenizin alanını tescil ettirmedikleri için 2000’li yıllardan beri kullandığım “medyametre” markamın kurtarmış oldum. 2026/031466 numaralı başvuruyla 38 kodlu hizmetlerim şöyle tanımlanıyor: “Radyo ve televizyon yayın hizmetleri. Haberleşme hizmetleri; telefon, bilgisayar ve diğer yöntemlerle haberleşme ve buna olanak sağlama hizmetleri; bilgisayar, mobil telefon, akıllı giyilebilir cihazlar yardımıyla görsel ve işitsel mesajların, resimlerin, videoların iletimi hizmetleri, global bilgisayar ağına kullanıcı giriş zamanının kiralanması hizmetleri, internet servisi sağlama hizmetleri, iletişim cihazlarının kiralanması hizmetleri. Haber ajansı hizmetleri.”
Benim bütün bu hizmet kalemleri içinde en çok hoşuma gideni elbette hemen tahmin etmişsinizdir ki,
“Haberleşme hizmetleri ve Haber ajansı hizmetleri” oldu. Ancak artık fikir hırsızı kurumlar ile değil yapay zekâ ile ortaklık çalışarak yepyeni bir “medyametre yayıncılığı” yapmayı umuyorum. Tabii öncelikle destekçi arayışında olduğumu duyanların duymayanlara bildirmesi gerekiyor!