Bölgesel çatışmaların etkilerinin havalimanlarına, enerji tesislerine ve uluslararası ticaret koridorlarına uzandığı bir dönemde, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman’ın Abu Dabi ziyareti ikili ilişkilerin ötesinde bir önem taşıyor. Ziyaret, stratejik bir soruyu da yeniden gündeme getiriyor: Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Orta Doğu’daki güç ve güvenlik hesaplarını değiştirecek düzeyde bir koordinasyonu yeniden tesis edebilir mi?

Suudi Bakan, 18 Ekim Pazar günü BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan ve Devlet Başkan Yardımcısı Şeyh Mansur bin Zayed Al Nahyan ile bir araya geldi. Görüşmelerde ikili ilişkiler, bölgesel gelişmeler ve ortak işbirliğinin güçlendirilmesi ele alındı.

Suudi Basın Ajansı’nın (SPA) aktardığına göre görüşmelerde dönemin öncelikleri istişare edildi ve bölgedeki son gelişmelere ilişkin görüş alışverişinde bulunuldu. Prens Halid bin Selman da işbirliğinin ve ortak Körfez eyleminin güçlendirilmesinin önemine vurgu yaptı.

Görüşmeler, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının tırmanması ve Yemen’de çatışmaların yeniden alevlenmesinin ardından son derece hassas bir zamanda gerçekleşti. Bu gelişmelere hava trafiğini etkileyen aksaklıklar ile enerji güvenliği ve uluslararası seyrüsefere ilişkin endişeler eşlik etti. Husiler ayrıca başta Babülmendep ve batı sahil şeridi olmak üzere stratejik bölgelerde sahada ilerleme kaydetti. Söz konusu bölgeler, on yılı aşkın süre boyunca BAE güçleri ve yerel ortaklarının koruması altındaydı; ancak BAE güçlerinin bu yılın başında çekilmesi stratejik bir boşluk bıraktı.

Ancak ziyaretin daha geniş önemi, Riyad ile Abu Dabi arasındaki ortaklığın yeniden canlandırılmasının yalnızca Yemen savaşının seyrini değil, bölgesel dengenin tamamını etkileyebilecek olmasında yatıyor. Suudi Arabistan geniş bir siyasi, ekonomik ve dini ağırlığa sahipken BAE; ileri savunma kabiliyetlerini, ekonomik ve lojistik etkiyi, Körfez’den Kızıldeniz’e, Afrika Boynuzu’na ve dünyanın dört bir yanına uzanan diplomatik ve güvenlik ortaklıklarını bir araya getiren kilit bir bölgesel güç konumunda bulunuyor.

Körfez'de stratejik zirve: Suudi-BAE İlişkilerinde Yeni Bir Dönem mi Başlıyor? - Resim : 1

Bu konum, Abu Dabi’yi deniz yollarının korunması, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve enerji piyasalarının istikrarına ilişkin her türlü bölgesel düzenlemede temel bir aktör hâline getiriyor. Riyad ile entegrasyon da tek taraflı hamlelerle ulaşılması güç bir stratejik değer sunuyor.

Yemen’deki son gelişmeler, iki müttefik arasındaki koordinasyonun zayıflamasının bedelinin bir kısmını ortaya koydu. Güçleri güneydeki ve batı sahilindeki operasyonlarda doğrudan sahada rol üstlenen ve yerel güçlerin oluşturulmasına katkı sağlayan BAE, yalnızca finansmanı ya da hava desteğini artırarak telafi edilemeyecek bir deneyim ve ilişkiler ağı biriktirmişti.

Yemen’deki askeri gerilemeler birçok etkene dayansa da, BAE’nin askeri varlığının azaltılmasının ardından yapılan düzenlemelerin etkinliğine ve müttefiklerin ortak bir strateji olmadan kazanımları koruyabilme kapasitesine dair soruları yeniden gündeme getirdi.

BAE Devlet Başkanı’nın Diplomatik Danışmanı Enver Gargaş, Abu Dabi görüşmelerini değerlendirirken iki ülkenin güvenliğinin ve kaderinin ortak olduğunu, ortaklıklarının Körfez’in istikrarı ve refahının temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı. Bu mesaj, mevcut zorluklar karşısında ilişkinin taşıdığı önemi yansıtıyor.

Bu zorlukların etkileri artık askeri alanla sınırlı değil. Reuters, Krallığa yönelik saldırılarla bağlantılı güvenlik endişeleri nedeniyle 24 Ekim’de Riyad’da yapılması planlanan Körfez-Avrupa zirvesinin ertelendiğini duyurdu. Wall Street Journal ise uluslararası finans kuruluşlarının üst düzey yöneticilerinin, güvenlik riskleri nedeniyle Riyad’da düzenlenmesi beklenen bir yatırım konferansına katılım seçeneklerini değerlendirdiğini aktardı.

Bu gelişmeler, güvenlik krizlerinin nasıl hızla ekonomik ve diplomatik sorunlara dönüşebileceğini gösteriyor. Bu durum, kalkınma planları istikrara ve küresel piyasalara açıklığa bağlı olan iki güç arasındaki koordinasyonun önemini daha da artırıyor.

Bu açıdan bakıldığında, Suudi-BAE ilişkilerinde ivmenin yeniden kazanılması; askeri caydırıcılığı, diplomatik çabaları ve ekonomik çıkarların korunmasını bir araya getiren daha tutarlı bir bölgesel yaklaşımın önünü açabilir. Böyle bir yaklaşım, krizlere yalnızca gelişmeler karşısında tepki vermekle yetinmek yerine krizlerin yönetimini yeniden düzenleyebilir.

Abu Dabi görüşmeleri, yeni savunma mutabakatlarına varıldığı ya da iki ülkenin Yemen’deki ittifakları yeniden şekillendirme konusunda fiilen anlaştığı anlamına gelmiyor; resmi açıklamalarda bu türden kararlar duyurulmadı. Ancak ziyaret, üst düzey istişarelerin sürdüğünü gösteriyor ve son derece çalkantılı bir dönemde önceliklerin yakınlaştırılması için bir fırsat sunuyor.

Buradaki stratejik hedef ise geçmişteki görüş ayrılıklarını gidermenin ötesine geçiyor. Suudi kabiliyetleri BAE’nin siyasi, askeri ve ekonomik ağırlığıyla bütünleştiğinde, iki ülkenin krizlerin seyrini etkileme kapasitesi genişliyor; istikrarı tehdit eden güçlerin yararlanabileceği alanlar ise daralıyor.

Bu anlamda Abu Dabi görüşmeleri, yakınlaşma mesajlarının koordineli politikalara ve somut sonuçlara dönüşmesi koşuluyla, bölgesel dengenin yeniden inşasına yönelik bir sürecin başlangıcı olabilir. Zira Körfez’in ve Kızıldeniz’in güvenliğinin geleceğini yalnızca silah dengeleri değil, başlıca güçlerin anlaşmazlıklarını yönetme ve stratejik önceliklerini birleştirme kabiliyeti de belirleyecek.