CHP Dış Politika ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Namık Tan tarafından hazırlanan raporda, “Halep’in Kürt mahallelerinde son on gündür yaşanan çatışma süreci, AKP – MHP iktidarının ‘Terörsüz Türkiye’ adı altında başlattıkları ‘süreç’ konusunda samimiyetsiz, öngörüsüz, bir çizgi izlediklerini, hatta belki de sürecin bugünü ve yarını konusunda bilinçsiz olduklarını teşhir ediyor “ifadelerine yer verildi.
Raporda ayrıca, “Doğu Akdeniz’de, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki anlaşmaya karşı bir dengeleme arayışı çıkıyor. İsrail’in nükleer gücüne karşı Pakistan, Erdoğan için de bir nükleer alternatif olarak görülüyor. Ancak, Türkiye NATO müttefiki ve bu ittifakın nükleer şemsiyesi altında olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile yeni ittifak arayışları, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile gerilimi derinleştirebilir, dolayısıyla Avrupa Birliği üyelik dosyamızı da doğrudan etkileyebilir” denildi.
Raporda ağırlıklı olarak şu konulara dikkat çekildi:
-Halep’te Suriye Rejimi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Arasında Çatışmalar:
Halep’in Kürt mahallelerinde son on gündür yaşanan çatışma süreci, AKP – MHP iktidarının “Terörsüz Türkiye” adı altında başlattıkları “süreç” konusunda samimiyetsiz, öngörüsüz, bir çizgi izlediklerini, hatta belki de sürecin bugünü ve yarını konusunda bilinçsiz olduklarını teşhir ediyor. Bu hafta Fransa’nın başkenti Paris’te yapılan zirve sonrasında ABD, İsrail ve Suriye arasında bir ortak istihbarat merkezinin kurulma çalışmaları esnasında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da aynı şehirde bulunması, AKP iktidarının yüksek ihtimalle bu mutabakatın içerisinde olduğunu, en azından Ankara’ya bu konuda bilgi aktarıldığını gösteriyor. Hükümetin sessizliğinden, taraflar arasında, SDG’nin Halep’ten tamamen çıkartılması ve Fırat’ın doğusuna hapsedilmesi karşılığında Ankara’nın Şam Yönetimi ve İsrail arasındaki iş birliğine ses çıkarmamasını öngören bir pazarlık yürütüldüğü sonucu rahatlıkla çıkarılabilir.
Ankara’nın, özellikle Suriye konusunda, bugünlerde düştüğü konum ABD – Pakistan İttifakını andırıyor. Pakistan’ın bir yandan ABD’ye karşı vazgeçilemez jeopolitik ortak rolünü oynarken, diğer yandan (Hindistan’ı da çevreleyebilmek için) El Kaide’ye veya Afganistan’daki başka radikal İslamcı unsurlara arka plan desteği vermesi örneğini, Erdoğan’ın yönetiminin ABD ve Hamas arasında ikili oynama politikasına benzetmek bu anlamda çok isabetsiz olmayacaktır. Türkiye’de PKK’nın lağvedilmesi için bir süreç yürüttüğünü iddia eden iktidar ortaklarının, Halep’te Kürt sivilleri de hedef alan saldırılara karşı tepkisiz kalması, hatta bu süreçte Şam’daki Ahmed eş-Şara Hükümetini açıktan desteklemesi, Türkiye’deki toplumsal hava açısından da belirsizliklere ve gerilimlere zemin hazırlayabilir. AKP Hükümeti, daha önce Suriye’nin Doğu Akdeniz’e kıyı şehirlerinde Arap Alevilere yapılan saldırıları önlemede yetersiz kalan eş-Şara’ya sahip çıkmış, bu durum Türkiye kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştı. Suriye’nin çoğulcu yapısını gözetecek kapsayıcı bir anayasa yazım süreci hayata geçirildiği ve uygulanabildiği takdirde Suriye’de kurulabilecek istikrar ortamı, Türkiye’nin ulusal güvenliğine de katkı sağlayacaktır. Partimiz, Suriye’nin toprak bütünlüğü kadar bu ülkenin toplumsal barışının sağlanmasına da önem vermektedir. Suriye ile uzun kara sınırımızın iki tarafındaki yerleşim birimlerinin sakinlerinin hâlen birbirleriyle akrabalık ilişkilerinin devam ettiği unutulmamalıdır.
-Suudi Arabistan ve Pakistan Arasında Yeni İttifak ve Türkiye’nin Konumu:
Suudi Arabistan, ABD ile olan müzakereleri sonrasında İbrahim Antlaşmalarına katılmayı ve bunun karşılığında nükleer teknoloji çalışmaları yapması hususunda ABD ve İsrail’den onay almayı hedefliyordu. Fakat sonrasında bu plandan vazgeçen Suudiler, Pakistan ile ittifak kurarak, ihtiyaç duydukları nükleer desteği bu ülkeden temin etme yoluna girdiler. Erdoğan’ın da bu aşamada Suudi Arabistan ile Pakistan’ın yaptığı askeri güvenlik anlaşmasına üçüncü taraf olmak istediği, kamuoyu gündemine düştü. Bu ittifaka Mısır’ın dördüncü ülke olarak katılmak istediğini iddiaları da mevcut.
Ankara’nın böyle bir hamleyi planlamasının arka planı düşünüldüğünde karşımıza Doğu Akdeniz’de, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki anlaşmaya karşı bir dengeleme arayışı çıkıyor. İsrail’in nükleer gücüne karşı Pakistan, Erdoğan için de bir nükleer alternatif olarak görülüyor. Ancak, Türkiye NATO müttefiki ve bu ittifakın nükleer şemsiyesi altında olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile yeni ittifak arayışları, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile gerilimi derinleştirebilir, dolayısıyla Avrupa Birliği üyelik dosyamızı da doğrudan etkileyebilir. Sivil nükleer enerjide iş birliği yapılan ülkeleri çeşitlendirmek ve bu konuda Akkuyu ve Sinop’ta ortak tesis inşa etmekte olduğumuz Rusya’ya bağımlı kalmamak açısından diğer ülkelerle iş birliği olanaklarını araştırmak makul bir seçenektir.
Türkiye, sivil nükleer teknoloji açısından partner arayışında iken, dünya genelinde ise askeri nükleer teknoloji tartışma konusudur. Günümüzde birçok ülke nükleer silahlanma yarışına hazırlanırken, bu sahada sivil teknoloji açısından avantajlı konumdaki Japonya ve müttefikimiz Almanya gibi ülkelerin yakın zamanda nükleer silaha sahip olma ihtimalleri doğabilir. Bu ülkeleri ilerleyen yıllarda Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya, Arjantin ve (yine müttefikimiz olan) Kanada izleyebilir. Bu nedenlerle Suudi Arabistan–Pakistan anlaşmasına taraf olmanın kendi içinde ve bölgesel düzlemde bir mantığı olabilir. Ancak bu yeterli değildir. Nükleer silah sahibi olması haricinde teknolojik olarak hiçbir alanda Türkiye’nin ilerisinde olmayan Pakistan’ın Türkiye’ye ne ölçüde katkı koyabileceği meçhuldür.
YENİÇAĞ, CHP’nin İran raporuna ulaştı...Gündem