Gazeteci Müyesser Yıldız, PKK'nın Ankara’nın kalbi Kızılay’daki Güvenpark’a düzenlediği saldırının üzerinden 10 yıl geçtiğini hatırlatarak, iktidarın, muhalefetin, sivil toplum örgütlerinin hatırlamadığı acılı ailelerin mücadelesini köşe yazısına taşıdı.
13 Mart Güvenpark Platformu adıyla mücadelelerini sürdüren acılı aileler, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın geçen yıl yaptırdığı anıtı, saldırıda kaybettikleri yakınlarının fotoğrafları ve karanfillerle donattı.
Yıldız, acılı ailelerin “Canlarımızın katillerinin affedilmesini, onlarla pazarlık yapılmasını kabul etmiyoruz” diye haykırırlarken, ceza yargılamasında “planlı ve zamana yayılan bir terör eylemi” olarak kabul edilen saldırının idari yargı tarafından, “sosyal risk” olarak değerlendirilmesine de tepki gösterdiklerini belirtti.
Törene güvenlik tedbirini alan polislerin dışında tek bir yetkilinin dahi katılmadığını aktaran Yıldız, Güvenpark katliamında 20 yaşındaki yeğeni Elvin Buğra Aslan’ı kaybeden emekli Albay Faruk Dinç'in konuşmasını aktardı.

“PAZARLIK YAPTIKLARI BU SALDIRININ SANIĞI OLDU”
Dinç sözlerine, “Burada bulunma sebebimiz yalnızca kaybettiğimiz canları anmak değildir. Aynı zamanda devletin en temel yükümlülüklerinden biri olan ‘yaşam hakkını koruma sorumluluğunu’ hatırlatmak, sorgulamak ve gelecek adına dersler çıkarmak için buradayız” diye başlayarak kısaca şunları vurguladı:
“Bu acı olay sadece terörün karanlık yüzünü değil, aynı zamanda idari işleyişin, güvenlik anlayışının ve hukuki yaklaşımların da ciddi bir muhasebeye ihtiyaç duyduğunu ortaya koymuştur. 10 yıllık adalet arayışında üç temel tespitimiz var. Birincisi; terör eylemleri bir an değil, bir süreçtir. Hukuki değerlendirmelerde terör saldırıları çoğu zaman ani ve önlenemez olaylar olarak tanımlanmaktadır. Oysa teknik veriler ve yaşanan tecrübeler bunun aksini göstermektedir. Bir terör saldırısı yalnızca patlama anından ibaret değildir; hazırlık, planlama, hareket ve hedefe ulaşma aşamalarından oluşan, zamana yayılan bir süreçtir. 2016 yılının ağır güvenlik koşullarında yaşanan bu trajedi, güvenliğin sadece fiziki tedbirlerle değil, sürekli ve dinamik bir risk analizi anlayışıyla sağlanabileceğinin açık biçimde göstermiştir. İdarenin bu tür olayları ‘anlık talihsizlikler’ olarak değil, öngörülebilir risk süreçleri olarak değerlendirmesi, gelecekte benzer acıların önüne geçebilmenin önemli şartıdır. İkincisi; teknik kapasite ancak etkin koordinasyonla anlam kazanır. Modern devlet gelişmiş güvenlik sistemleri, istihbarat ağları ve teknolojik imkânlarıyla vatandaşına güvenlik sözü verir. Ancak 13 Mart saldırısının hazırlık süreci ve kullanılan aracın harekat güzergâhı incelendiğinde şu soru kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır: teknik imkanlar olaydan sonra failleri tespit edebiliyorsa, neden olaydan önce önleyici bir refleks üretilememiştir? Bu soru bir suçlama değil, cevaplanması gereken bir kamu sorusudur. Üçüncüsü; hukuki değerlendirmelerde bütünlük sağlanmalıdır. Adalet sistemi aynı olay hakkında birbirini dışlayan iki ayrı hakikat üretemez. Ceza yargısında planlı ve zamana yayılan bir terör eylemi olarak kabul edilen bir saldırının, idari yargıda yalnızca ‘sosyal risk’ kavramıyla değerlendirilmesi ve idarenin sorumluluğunun tamamen dışarıda bırakılması hukuk devleti açısından tartışılması gereken bir durumdur. Sorumluluğun sadece soyut kavramlara bırakılması, kamu yönetiminin kendi hatalarından ders çıkarma ve kendisini geliştirme imkânını da ortadan kaldırır. Bugün burada 10 yılın ağır sessizliğiyle duruyoruz. Yanımızda güvenliğimizi sağlayan Emniyet mensupları, görevlerini büyük bir özveriyle yerine getiriyor. Ancak aynı özverinin, aynı dikkat ve aynı koruyucu refleksin 10 yıl önce bu meydanda bulunan her yurttaş için de geçerli olmasını dilerdik. Buradaki sözümüz bir öfke çağrısı değil, bir vicdan hatırlatmasıdır. Çünkü biliyoruz ki, devletin büyüklüğü yalnızca gücünde değil, vatandaşının yaşam hakkını koruma konusundaki titizliğinde ve gerektiğinde kendi hatalarıyla yüzleşebilme cesaretinde ortaya çıkar. Yitirdiğimiz canlara olan en büyük borcumuz yalnızca yas tutmak değildir. Onlara borcumuz; adaletin, sorumluluğun ve kamusal hesap verebilirliğin eksiksiz işlediği bir gelecek kurmaktır. Bu ülkenin yurttaşları olarak şunu söylüyoruz: Kaybettiklerimizi unutmayacağız. Adalet talebinden vazgeçmeyeceğiz. Kamusal sorumluluğun görünmez kılınmasına izin vermeyeceğiz.”
En azından Kızılay’dan gelen geçenlerin “Bu neymiş?” diye sormasını sağlayacak bu anıtı yaptırdığı için Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a teşekkür eden emekli Albay Faruk Dinç, konuşmasını şöyle tamamladı:
“10 yıldır kökenine, inancına bakmaksızın biz bir aile olduk. Tüm Türkiye olarak da böyle aile olabiliriz. Tek şartımız; canlarımızın katillerinin affedilmesine, onlarla pazarlık yapılmasına rızamız yoktur. Saldırıdan 5 sene önce pazarlık yapılan o teröristler, bizim canlarımızın davasında sanık olarak yer aldılar.”
Acılı aileler de Dinç’in bu ifadelerine, “Katillerin affedilmesini, onlarla pazarlık yapılmasını kesinlikle kabul etmiyoruz” sloganlarıyla destek verdi.
Aileler adına davaları takip eden, ancak annesi rahatsız olduğu için ilk kez bu yılki anmaya katılamayan Av. Tülay Bekar ise gönderdiği mesajda, “Giden canlarımız sadece hatırlanmak ve konuşulmak, kalanlar da ellerinden tutulmak isteniyor. Tek başımıza da kalsak mücadeleye devam edeceğiz” dedi.