Direniyoruz. Direnişteyiz.
Ama tam olarak neye, kime, neden ve en çok da 'neden hala' direniyoruz?
Haksızlığa diyoruz. Hukuksuzluğa diyoruz. Öğrenciler öldürülmesin diye, öğretmenler öldürülmesin diye, kadınlar yaşasın diye, ağaçlara dokunulmasın diye, madenlerde çalışan emekçiler toprağın altında unutulmasın diye, depremde ihmal sebebiyle göçük altında kalan insanlarımız kurtarılsın diye, kurtarılamayanlar bulunsun diye, bulunamayanların hakkı sorulsun diye...
Böyle uzayıp gidiyor liste. Hep uzuyor. Hiç kısalmıyor.
Bir ülkede "direnmek" bu kadar sıradanlaşır mı? Bir refleks gibi, bir günlük rutin gibi... Sabah uyanıyorsun, yüzünü yıkıyorsun, içebilirsen kahveni için "bugün neye direniyoruz" diye düşünüyorsun. Peki bu normal mi?
Normal değil. Ama alıştık.
Çünkü burada adalet(!) geç geliyor. Hatta bazen hiç gelmiyor. Bazen de geldiğinde artık kimsenin ihtiyacı kalmamış oluyor.
Altı yıl.
Bir cinayetin aydınlatılabilmesi için gereken süre. Kimden bahsettiğimi anladınız tabii. Gülistan... Altı yıl boyunca bir isim, bir hikâye, bir hayat askıda kalıyor. Sonra bir gün dosya raftan iniyor. Herkes de aynı soruyu soruyor: Neden şimdi?
Cevap yok. Çünkü bul ülkede zaman bile taraflı işliyor. Tabii bir de artık biz de gelen adalete(!) bile şüpheyle yaklaşan, altında bir bit yeniği arayan insanlara dönüştük. Bir cevap olsa da bu saatten sonra ne kadar tatmin oluruz orası da ayrı bir soru işareti.
Maden işçileri günlerce yürüdü, onca yorgunluğun üstüne seslerini biraz daha duyurmak için açlık grevine başladılar. İstedikleri şey hakları, yani öyle büyük, öyle ulaşılmaz şeyler değil. Sadece alın terinin karşılığı.
Ama seslerini duyurmak için aç kalmaları, biber gazı yemeleri, arbede için kalmaları gerekiyor. Bunların hepsini sadece seslerini duyurmak için, haklarını almak için yaşadılar.
Bunlar sistem sorunudur. Bu yaşanılanlar yönetim biçimi sorunudur. Bunlar, insan hayatının değeriyle ilgili bir sorundur.
Ve en tehlikelisi şu:
Büyük bir kesim artık bunları "haber" gibi tüketiyor.
Bir gün maden işçileri, ertesi gün kadın cinayeti, sonra bir öğrenci, bir öğretmen, sokaktaki bir kedi ya da bir köpek...
Scroll.
Geç.
Unut.
Hayırlı olsun, direniş bile içerik oldu.
Oysa bu toprakların direniş hafızası uzun. Bugünden ibaret değil. Dün de vardı. Ondan önce de. Ama eskiden direniş bir kırılmaydı. Şimdi süreklilik. Eskiden "bu son olsun" diye direnilirdi. Şimdi "bu da böyle" diye.
İşte en büyük kırılma burada. Çünkü bir toplum haksızlığa karşı refleks geliştirdiğinde güçlü olur. Ama o refleks sürekli aktifse, bu artık güç değil alarmdır.
Ve biz artık o alarmın içinde yaşıyoruz.
En rahatsız edici gerçek şu:
Direniş büyüyor ama değişim aynı hızda gelmiyor. O yüzden bu yazının sonunda romantik bir umut yok. Büyük bir final cümlesi de yok.
Sadece şu var:
Direniyoruz.
Ama artık sadece direnmek yetmiyor.