Her yıl aynı sahne kuruluyor.
Mor tonlarda tasarımlar, iyi niyetli cümleler, “kadınlarımız çok kıymetli” diye başlayan ve nedense hep aynı noktada biten o tanıdık söylem. Oysa insanın içinden şunu söylemek geliyor:
Kadınlar kıymetli olduklarını duymaya değil, insan yerine konulmaya ihtiyaç duyuyor.
8 Mart’ı tam da bu yüzden sevemiyorum bazen. Çünkü bugün, ne kadar haklıysa o kadar kolay evcilleştiriliyor. Keskin tarafı törpüleniyor. Öfkesi alınıyor. Hafızası yumuşatılıyor. Geriye de çiçek, indirim kampanyası ve birkaç steril kutlama kalıyor. Sanki mesele kadınları anmakmış gibi. Sanki mesele, hâlâ her gün yeniden kurulan eşitsizliği bozmak değilmiş gibi.
Oysa 8 Mart’ın dili daha açık, daha dürüst, daha rahatsız edici olmak zorunda.
Çünkü kadın olmak hâlâ dünyanın büyük bölümünde, aynı anda birkaç savaşı birden yürütmek demek.
Sokakta temkinli olacaksın.
Evde yükü sırtlanacaksın.
İşte kendini iki kat kanıtlayacaksın.
İlişkide anlayışlı olacaksın.
Ailede toparlayıcı olacaksın.
İnternette görünürsen hedef olacaksın.
Susarsan görünmez, konuşursan “fazla” olacaksın.
Patriyarka tam da burada başlıyor zaten. Sadece erkek egemenliği dediğimiz kaba bir başlık değil bu.
Patriyarka ne? Hepimizin kullandığı arama motoruna göre toplumsal, ekonomik ve politik yaşamın merkezinde erkek otoritesinin bulunduğu, erkeklerin birincil güce sahip olduğu ve kadınların sistematik olarak ikinci plana itildiği toplumsal bir düzen.
Patriyarka, hayatın kural kitabının baştan erkekler için yazılması. Kadına da o metnin kenar boşluğunda bir yer açılması. Kimi zaman sevgi adıyla, kimi zaman gelenek adıyla, kimi zaman aile, namus, makullük, ölçü, sabır adıyla.
Patriyarka bazen bağırmıyor bile.
Bazen sadece şunu söylüyor:
“Biraz daha dikkatli ol.”
“Böyle gülme.”
“Gece o saatte dönme.”
“Başarılı ol ama ürkütücü olma.”
“Bakımlı ol ama davetkâr görünme.”
“Anne ol ama kariyerinden de geri kalma.”
“Çalış ama evini de ihmal etme.”
“Konuş ama sesini çok yükseltme.”
Bir kadının ömrü biraz da bu görünmez talimatlarla geçiyor.
Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet (Le Deuxième Sexe) isimli kitabındaki o çok bilinen sarsıcı cümlesi hâlâ yerini koruyor: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Çünkü kadınlık dediğimiz şey, sadece biyolojik bir varoluş değil; baştan sona toplumsal bir kurgu, bir terbiye, bir baskı, bir yön verme alanı. Kız çocuklarına daha en baştan öğretilen şey özgürlük olmuyor çoğu zaman, kendini sınırlama oluyor. Önce bedenini, sonra sesini, sonra öfkesini, sonra talebini kısmayı öğreniyorlar. Ve sonra toplum dönüp buna “zarafet” diyor. Oysa bunun adı çoğu zaman bastırma.
Bu yüzden 8 Mart’ta “hepimiz çok değerliyiz” tonuna sıkışan yazılar bana yetmiyor.
Değerli olmak başka, eşit olmak başka. Sevilmek başka, güvende olmak başka. Takdir edilmek başka, sömürülmemek başka.
Kadınlar yüzyıllardır tam da bu farkın içinde yaşıyor.
Seviliyorlar ama dinlenmiyorlar. Övülüyorlar ama eşitlenmiyorlar. Kutlanıyorlar ama korunmuyorlar.
Çalışıyorlar ama karşılığını alamıyorlar. Üretiyorlar ama karar mekanizmalarında eksik bırakılıyorlar.
Hayatı taşıyorlar ama hayatın merkezine alınmıyorlar.
Bir de görünmeyen emek var tabii. Kadınların adı çoğu zaman başarı hikâyelerinde geçiyor, ama hayatı ayakta tutan o sessiz mesai hâlâ çoğunlukla onların sırtında. Evin zihinsel yükü, bakım emeği, duygusal düzenleme, aile içi organizasyon, “kim neyi unuttuysa onu hatırlama” görevi… Modern toplum kadına iki şey aynı anda söylüyor: Güçlü ol ve her şeyi yetiştir. Sonra da neden yorulduğunu soruyor.
Kadınlar sadece çalışmıyor; sürekli toparlıyor.
Evi toparlıyor. İlişkiyi toparlıyor. Çocuğu toparlıyor. Yaşlıyı toparlıyor. Dağılan morali toparlıyor. Bozulan planı toparlıyor. Herkesi toparlarken kendini en sona bırakıyor.
Sonra buna da “kadın doğası” deniyor.
Hayır. Bu doğa değil. Bu, yüzyıllardır kadınların omzuna yüklenmiş sistemli bir görev listesi.
Clarissa Pinkola Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar’da kadınların içindeki o bastırılmış, sezgisel, yırtıcı ve canlı tarafı hatırlatır. Kadınlar yalnızca hak istemiyor; kendilerine yıllarca unutturulan sesi geri çağırmak istiyor. O sesi ki bazen itirazdır, bazen kahkahadır, bazen sınır koymaktır, bazen gitmektir, bazen de ilk kez “hayır” diyebilmektir.
Kadınların öfkesi de biraz buradan doğuyor zaten. Öyle boşuna, nedensiz, ölçüsüz bir öfke değil bu. Biriktirilmiş bir ömür. Yutulmuş cümleler. Ertelenmiş hayatlar. Görmezden gelinmiş emekler. Normalleştirilen korkular.
Kadınlardan hep anlayış bekleniyor ama dünya onlara çok az anlayış gösteriyor.
Türkiye’de de manzara farklı değil. Kadınlar burada da yalnızca erkeklerle değil; aynı anda ekonomik zorlukla, güvencesizlikle, kamusal alanda tedirginlikle, ev içi yükle, toplumsal baskıyla ve bitmeyen bir “makul kadın” tarifine sığma zorunluluğuyla mücadele ediyor. Bir yandan ayakta kalmaya çalışıyorlar, bir yandan da iyi görünmeleri, iyi annelik yapmaları, iyi eş olmaları, iyi çalışan olmaları, iyi evlat olmaları bekleniyor. Her rolde kusursuzluk çağrısı var; ama hiçbir rolde gerçek bir eşitlik yok.
Bu yüzden 8 Mart benim gözümde “kutlu olsun” denip geçilecek bir gün değil.
Daha çok şunu sorma günü:
Kadınlar neden hâlâ bu kadar çok korkuyor?
Neden hâlâ kendini ispat etmek zorunda?
Neden hâlâ aynı işte daha çok çaba gösterip daha az görünür kalıyor?
Neden hâlâ başarıları istisna, öfkeleri problem, sınırları küstahlık sayılıyor?
Neden hâlâ erkeklerin sıradan özgürlüğü, kadınlar için mücadele başlığı?
Bence 8 Mart’a en çok hakikat yakışıyor.
Parlak cümleler değil, dürüst cümleler.
Kadınlara “iyi ki varsınız” demek kolay.
Asıl mesele, onların varlığını zorlaştıran düzenle kavga etmeyi göze almak.
Asıl mesele, kadınları sevmek değil sadece; kadınların hayatını hafifleştirmek.
Evde, işte, sokakta, hukukta, dilde, siyasette, gündelik hayatta.
Bir kadının ömrünü sürekli temkinle yaşamaya mecbur bırakan ne varsa onun karşısında durmak.
8 Mart’ta kadınlara çiçek verilecekse verilsin elbette. Ama kimse kusura bakmasın; bu yazının talebi çiçek değil.
Alan açın.
Söz açın.
İmkân açın.
Kapı açın.
Yük alın.
Dinleyin.
Eşitleyin.
Ve en önemlisi, kadınların yıllardır anlattığı şeyin nihayet gerçekten duyulduğu bir dünya kurun.
Çünkü kadınlar bir günü değil, hayatın tamamını istiyor.