Bayram geldi çattı. Yine aynı cümle dolanıyor dilimizde: “Nerede o eski bayramlar?” Sanki bir yerlerde saklılar da biz bulamıyoruz gibi söylüyoruz bunu. Oysa biraz dürüst olsak, o eski bayramların tam ortasında durup onları yavaş yavaş eksiltenin de biz olduğunu kabul etmemiz gerekecek.

Çünkü artık kapı çalmıyoruz mesela. “Rahatsız etmeyelim” diye diye kimseye uğramaz olduk. Sonra da “eskiden herkes birbirine giderdi” diye iç geçiriyoruz. Aramak yerine mesaj atmayı, mesaj atmak yerine emoji bırakmayı tercih ediyoruz. Sonra da “samimiyet kalmadı” diyoruz. Samimiyet dediğimiz şey, kendiliğinden var olan bir şey değil ki; uğraş istiyor, zaman istiyor, biraz da zahmet.

Bayramı da biraz pratikleştirdik. Tatil planına çevirdik, fırsata dönüştürdük, indirim kovaladık. Bunların hiçbirinde bir sorun yok belki ama sonra dönüp “o bayram ruhu yok artık” dediğimizde, aslında neyi kastettiğimizi biz de tam bilmiyoruz. Çünkü ruh dediğimiz şey, bizim neye öncelik verdiğimizle ilgili. Biz bayramı ne kadar hayatın kenarına itersek, o da o kadar kenarda kalıyor.

Biraz da kolayımıza geliyor galiba böyle konuşmak. “Eskiden” diyerek sorumluluğu geçmişe bırakıyoruz. Oysa bugün elimizin altında olanla ne yaptığımızı pek konuşmuyoruz. Aramadığımız akrabayı, uğramadığımız komşuyu, hatırlamadığımız büyüğü “zaman değişti” diye açıklıyoruz. Zaman değişiyor evet ama biz de o değişimin bir parçasıyız.

Belki de mesele eski bayramları aramak değil. Onları bugüne taşıyacak küçük şeyleri yapıp yapmadığımız. Bir kapıyı çalmak, birinin elini tutmak, uzun uzun hal hatır sormak… Bunlar büyük ya da ulaşılmaz şeyler değil. Ama nedense en çok ihmal ettiklerimiz.

O yüzden bu bayram yine “nerede o eski bayramlar” demek yerine, belki şöyle sorsak kendimize: Biz o bayramların neresindeyiz? Ne kadarını yaşatıyoruz, ne kadarını sadece hatırlayıp geçiyoruz? Cevap çok romantik olmayabilir ama en azından gerçek olur.