Cuma günü akşama doğru telefonun ışığı o malum haberle titrediğinde, hepimiz sanki en yakınımızı kaybetmişiz gibi bir sessizliğe gömüldük. Bilge, huysuz ama o tatlı huysuzluğuyla içimizi ısıtan dedemizi kaybettik sanki… Sosyal medyada bir anda o meşhur “cahil” caps’leri, zekâ fışkıran videoları ve o kendine has, her şeyi tartan bakışları kapladı ekranlarımızı. Ama bu kez her zamankinden farklıydı; o kareler bizi gülümsetmedi, aksine içimizde kocaman, tozlu bir kütüphane rafı gürültüyle boşalmış gibi bir his yerleşti. Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı, bu toprakların ortak hafızasını ebediyete uğurluyoruz.
Tuhaf değil mi? Biz aslında “cahil” lafını ondan duymayı ne çok sevmişiz. Çünkü o bize cahil dediğinde bunu bir hakaret gibi değil, “Hadi evladım, bak önünde koca bir dünya, devasa bir hakikat var; neden yerinde sayıyorsun?” diyen şefkatli bir dürtme olarak kabul etmiştik. Tabii o eşsiz nezaketinin yanında, cahilliğinden aldığı cesaretle ukalalık yapanlara gösterdiği o haklı öfke de hepimizin hafızasında birer "ayar" dersi olarak kalacak.
2026’nın bu baş döndüren hızında, her şeyi 15-20 saniyelik videolardan ibaret sandığımız şu sığ günlerde, İlber Hoca bizim “derinlik” çıpamızdı. Yapay zekânın her soruyu saniyeler içinde, ruhsuz birer veri yığını olarak önümüze koyduğu bu çağda, bize bilginin sadece bir “cevap” değil, bir “yaşam iştahı” olduğunu kanıtladı, merak etmeye teşvik etti.
Bir insan nasıl olur da hem Venedik’in o rutubetli ama tarih kokan sokaklarını, hem Topkapı’nın gizli dehlizlerini, hem de bir Anadolu kasabasındaki esnaf lokantasının ruhunu aynı iştahla anlatabilir? Adının geçtiği her coğrafyayla, en yakın dostu Celal Şengör’ü bile şaşırtan o muazzam birikim, aslında bir "yerinde duramama" halinin ürünüydü. O bize, konforlu koltuklarda oturarak, sadece ekran kaydırarak ne tarihçi ne de "insan" olunabileceğini, hakikatin peşinden koşturmak, gezmek ve o tozu yutmak gerektiğini her fırsatta hatırlattı.
Onun o çok sevdiğimiz muzip yanı, en sert eleştirisinin içine bile yerleştirdiği o ince mizah, aslında hayata karşı duyduğu o devasa sevginin bir yansımasıydı. Ve tabii ki o sarsılmaz Atatürk sevgisi… Cumhuriyet’in kazanımlarını, Atatürk’ün vizyonunu bir slogan gibi değil, bir tarihçinin belgesiyle, aşkıyla savundu. Bize "modern Türkiye"nin ne demek olduğunu, o mirasın neden omuzlarımızda bir yük değil, bir onur olduğunu en iyi o anlattı.
Şimdi Fatih Camii’nin haziresine, o her köşesini ezbere bildiği İstanbul’un kalbine emanet ediyoruz onu. Ama geride bıraktığı boşluk, sadece kütüphane raflarında değil, her birimizin "öğrenme hevesinde" bir sızı gibi duruyor. Sosyal medyanın o gürültülü koridorlarında, yapay zekânın bizim yerimize düşündüğü bir dönemde, İlber Hoca bize insan olmanın temel şartının "merak etmek ve bilmek için çabalamak" olduğunu miras bıraktı. Belki de ona olan borcumuzu, sadece yas tutarak değil, o bitmek bilmeyen merakını kuşanıp yollara düşerek ödeyebiliriz. Çünkü dünya, İlber Hoca’nın o keskin gözleriyle baktığı yerden çok daha geniş ve renkliydi.
Güle güle İlber Hoca... Senin deyiminle "çok okuyan, çok gezen" o azınlık, senin o babacan fırçalarını, muzip gülüşünü ve o "hakiki" duruşunu hep özleyecek. Cahilliğimizin tadı gerçekten kaçtı ama bize aşıladığın o merak duygusu, her tozlu kitap kapağında ve her yeni şehrin ilk sokağında bize göz kırpmaya devam edecek.
Başımız sağ olsun, İlber Hoca ebedi kütüphanesine çekildi.
(Umarım babamla da tanışırsınız Hocam)