Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Sinan Ateş, 30 Aralık 2022 tarihinde Ankara'nın Çukurambar semtinde tetikçi Eray Özyağcı tarafından düzenlenen silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Türkiye'yi derinden sarsan ve azmettiricilerden siyasete uzanan o karanlık ağın üzerindeki sis perdesi ise aradan geçen zamana rağmen tamamen aralanabilmiş değil.

Ayşe Ateş YENİÇAĞ'a konuştu: Sinan'ı katledenler, boynunda tasmayla gezenler oldu - Resim : 1

Cinayetin işleniş biçimi, sanıklardan Tolgahan Demirbaş ve Doğukan Çep gibi isimlerin bağlantıları ile olay sonrası emniyet ve yargı üçgeninde yaşanan müdahaleler kamuoyunun vicdanını kanatmaya devam ediyor.

MHP İstanbul il örgütünün feshedilmesi ve İzzet Ulvi Yönter'in istifasıyla siyaset kulislerinde tırmanan son gerilimler, gözleri bir kez daha bu planlı suikasta çevirdi. Sürecin başından bu yana adalet arayışını dirayetle sürdüren Ayşe Ateş, karanlıkta bırakılmak istenen detayları, birleştirilen dosyaların ardındaki hesaplaşmaları ve 2026 yılındaki siyasi hedeflerini YENİÇAĞ Genel Yayın Yönetmeni Berna Can'a anlattı.

Ayşe Ateş YENİÇAĞ'a konuştu: Sinan'ı katledenler, boynunda tasmayla gezenler oldu - Resim : 2

* Sayın Ayşe Ateş, Türkiye’yi sarsan ve siyasete gölge düşüren bu karanlık suikastı aydınlatma mücadelenizi YENİÇAĞ ailesi olarak yakından takip ediyoruz. Birleşen dosyalar ve siyasi istifaların ışığında, kamuoyunun merak ettiği sorulara vereceğiniz yanıtlar sürecin aydınlanması için büyük önem taşıyor . Bugün geriye dönüp baktığınızda, bu cinayetin Türkiye’deki siyasi dengeleri veya milliyetçi camiayı beklediğiniz ölçüde dönüştürdüğünü düşünüyor musunuz?

Evet, Sinan'ın katledilmesi yalnızca milliyetçi camia için değil, Türkiye'de yaşayan her vatandaş için bir milattır. O günden bugüne ülkemizde yaşanan olaylara, bu olaylarda başı çeken figürlere baktığınız zaman tablo da çok daha netleşiyor. Siyasi dengelere ve milliyetçi camiaya olan etkisini de bu pencereden okumak lazım.

Sinan gibi bir siyasi figürün nasıl, nerede ve ne zaman katledildiğine bakacak olursanız bunun devlete ve millete karşı nasıl bir meydan okuma olduğunu da rahatlıkla görebilirsiniz. "Biz Sinan Ateş'i Külliye'nin dibinde, cuma çıkışında, kameraların önünde katlettik. Katletmeye giderken katillere iki Özel Harekât polisini eskort yaptık. Çukurambar gibi yüksek korunaklı bir bölgeden elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıktık. Bu cinayeti hazırlarken Emniyet içinden bilgi aldık. Tetikçiyi de çakarlı araçla kaçırdık!" diye bağıran bir meydan okumadan bahsediyorum.

Sinan'ı katledenler özetle şunu söylüyordu: Bundan sonraki süreçte bize ses yükseltenin, karşı duranın, itaat etmeyenin sonu bu olur. Ölen de öldüğüyle kalır. Daha sonra da "Adaletle nasıl oyuncak gibi oynadığımızı görün" dercesine bir süreç yürüttüler. Elbette bugün onu da konuşacağız.

"EVET, ELLERİNDE TASMAYLA MEYDAN OKUDULAR AMA NİHAYETİNDE BOYNUNDA TASMAYLA GEZEN, SİNAN'I KATLEDENLER OLDU. DERLER YA: KURDUN BOYNUNA TASMA GEÇMEZ, GEÇERSE İTİN BOYNUNA GEÇER."

Fakat şunu da eklemek isterim ki süreç bekledikleri gibi ilerlemedi. Evet, ellerinde tasmayla meydan okudular ama nihayetinde boynunda tasmayla gezen, Sinan'ı katledenler oldu. Derler ya: "Kurdun boynuna tasma geçmez, geçerse itin boynuna geçer." Onları koruyan gücün artık pamuk ipliğine bağlı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İpin kopuşunu da zaman içerisinde müşahede edeceğiz.

Ayşe Ateş YENİÇAĞ'a konuştu: Sinan'ı katledenler, boynunda tasmayla gezenler oldu - Resim : 3

* MHP'de Genel Başkan Yardımcılığından istifa eden İzzet Ulvi Yönter'in adı Sinan Ateş cinayetinde sıkça geçiyordu. Yönter'in istifasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gelişmenin ardından Sinan Ateş dosyasında yeni bir gelişme yaşanabilir mi?

Elbette, gelişmeler olacak. Olacağını biliyorum. Çünkü iki dosyanın birleştirilmesi kararının iç hesaplaşma ürünü olduğu söylentileri kulağıma gelmişti.

Bugün İzzet Ulvi Yönter'in kamuoyuna yansıyan, MHP'den dışlanma hadisesinin mazisi eski. Ankara'da geçtiğimiz aylarda yaşanan bazı olaylar var. O olayları da içine alan bir sosyal medya paylaşımım olmuştu. Beklediğim bir durumdu. Ne zaman olacağını öngörememekle birlikte son dönemde kendi kendime, "Bu iş çok uzadı," diyordum.

"DÜN 'REİS, KRAL, ADAM, EVLADIM' DİYENLER BİR BAKMIŞSINIZ SİZE KÜFÜR EDİYOR. İZZET ULVİ YÖNTER DE BU DURUMU LAYIKIYLA TECRÜBE EDECEKTİR."

Burada şunu da eklemek istiyorum: Sinan'a da "Akademik çalışmalarına ağırlık ver" denmişti. O günden sonra ne arayan oldu ne de soran. Ama bu Sinan'a özgü değil. Geçmişten günümüze yapı böyle. Dün "Reis, kral, adam, evladım" diyenler bir bakmışsınız size küfrediyor. İzzet Ulvi Yönter de bu durumu layıkıyla tecrübe edecektir.

* Sinan Ateş cinayetinin kilit isimlerinden Serdar Öktem, ayrılan dosyasının tekrar birleştirilmesinden kısa bir süre sonra öldürüldü. Serdar Öktem'in telefonundaki mesajlar da gizemini koruyor. Siz Serdar Öktem'in öldürülmesinin Sinan Ateş cinayetindeki rolü ile ‘kuvvetli’ bir bağı olduğunu düşünüyor musunuz?

Kesinlikle böyle olduğuna inanıyorum. Sinan'ın katledilmesinde parmağı olan karanlık odaklar, "Serdar ortadan kalkarsa siyasi ayakla sokak çeteleri arasındaki bağlantı kalkacaktır" diye düşündü. Çünkü Serdar, konuşmasından en çok korkulan isimdi. Hatta ilk tutuklandığında "Beni çıkarmazsanız konuşurum" dediği şeklinde söylentiler her mecrada konuşuluyordu.

"KARANLIK ODAKLAR, 'SERDAR ORTADAN KALKARSA SİYASİ AYAKLA SOKAK ÇETELERİ ARASINDAKİ BAĞLANTI KALKACAKTIR' DİYE DÜŞÜNDÜ. ÇÜNKÜ SERDAR, KONUŞMASINDAN EN ÇOK KORKULAN İSİMDİ."

Eğer Serdar Öktem'in yaşantısını incelerseniz çetelerle siyasiler arasında mekik dokuduğunu, bugün tutuklu bulunan bütün şahıslarla bağlantısı olan tek isim olduğunu da görebilirsiniz.

Berna Hanım, Türkiye gündemi o kadar yoğun ki Sinan Ateş'in katledilmesine ilişkin geri planda kamuoyuna yansımayan veya kamuoyunun dikkatini veremediği birçok olay da gerçekleşiyor. Örneğin, Doğukan Çep'in Serdar Öktem'e şantaj yaptığı, yüklü miktarda para istediği söylentilerini sürekli duyuyorduk. Bir baktık ki Doğukan Çep, mahkeme heyetine "Serdar Öktem hakkında anlatacaklarım var" şeklinde dilekçe verip duruşmada konuşacağını söylemiş. Mahkeme heyeti talebi iki kez reddedip üçüncüde kabul ediyor. Doğukan Çep, duruşmaya SEGBİS üzerinden katılıp bir şeyler zırvalıyor. O anda diyorsunuz ki yine aralarında anlaşmışlar.

Bu cinayetin öncesinde kulağımıza, Serdar Öktem'in siyasilerle arasının açıldığına ve aforoz edildiğine dair bazı söylentiler gelmişti. Nihayetinde Ahmet Yiğit Yıldırım'ın ikircikli tavrı da o söylentileri doğrular nitelikte oldu. Biliyorsunuz, Serdar Öktem tutukluyken hastaneye sevk edildiğinde koşa koşa ziyaretine giden Ahmet Yiğit Yıldırım, Serdar'ın cenazesine bile katılmadı.

Zaten bu şahısların arasında dostluktan söz etmenin mümkün olamayacağı kanaatindeyim. Saygıları makamdan, dostlukları da çıkardan. Makam giderse, çıkar biterse aralarında herhangi bir münasebet kalmaz.

Ayşe Ateş YENİÇAĞ'a konuştu: Sinan'ı katledenler, boynunda tasmayla gezenler oldu - Resim : 4

* Sinan Ateş cinayetinin siyasi ayağı neden ortaya çıkarılamadı? Size göre siyasi ayağın ortaya çıkarılması engellendi mi? Engelleyen kim?

Tabii ki engellendi. Hâlâ da engelleniyor. Şu anda neden böyle düşündüğümü anlatmaya kalksam sayfalara sığmaz. Özetlemem gerekirse de şunları söyleyebilirim:

Olayın üzerine giden savcılara teker teker el çektirildi ve daha sonra tenzili rütbe yapıldı. Tolgahan Demirbaş, Serdar Öktem, Emre Yüksel gibi duruşma esnasında kendilerini tanıtırken "Ben MHP'liyim. Gurur duyuyorum" diyerek mahkeme heyetine gözdağı vermeye çalışan şahıslar sıcağı sıcağına gözaltına alınıp tekrar tekrar salıverildiler ve bu esnada -ne hikmetse- en önemli delil niteliği taşıyan telefonlarının başına bir şey geldi.

Burada bir parantez açmak istiyorum: Kendisini MHP'li olarak niteleyen her bir vatandaşımızın, "Partimin adını kirletme!" diyerek bu katillerin yüzüne tükürmesi gerekiyor.

Devam edecek olursak; Sinan'ı katleden tetikçi Eray Özyağcı makam aracıyla kaçırılmış olmasına, hüküm giyen Tolgahan Demirbaş günbegün Sinan'la ilgili bütün bilgileri ona iletmiş olmasına, cinayetle bağlantısı ortaya çıkan şahısların büyük çoğunluğunun hiyerarşik olarak ona bağlı olmasına rağmen Ahmet Yiğit Yıldırım'ın ifadesine dahi başvurulmadı.

"AHMET YİĞİT YILDIRIM'IN İFADESİNE DAHİ BAŞVURULMADI. BENCE BU DURUM TAM BİR HUKUK GARABETİDİR VE SİYASİ BİR GÜCÜN BU ŞAHSI KORUDUĞUNUN NET GÖSTERGESİDİR"

Bence bu durum tam bir hukuk garabetidir ve siyasi bir gücün bu şahsı koruduğunun net göstergesidir. Benim duruşma salonunda dile getirdiğim, Sinan'ın ailesinin mahkeme heyetine aktardığı ve ifadeleri iddianameye girmeyen yakın arkadaşlarının ismini verdiği İzzet Ulvi Yönter, Semih Yalçın, Ahmet Yiğit Yıldırım, Olcay Kılavuz gibi isimlerin ifadesi dahi alınmadı.

Azmettirici olarak yargılansa da dosyadaki delillerin ışığında sadece emir eri olduğu izlenimi uyandıran Tolgahan Demirbaş, Olcay Kılavuz'un evinden alındı. Daha sonra bu inkâr edildi. Ardından bu operasyonu yürüten emniyet görevlilerinden biri "Biz onun evinden aldık" dedi, bu basına da yansıdı ama yine netice yok.

Bu ve benzer birçok olayı arka arkaya sıraladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Ya bugün hükümlü bulunanların yargıya ve emniyete bu kritik müdahaleleri yapacak kadar kudretli olduğuna inanacağız -ki bu mümkün durmuyor- ya da onları koruyan siyasi bir gücün varlığına odaklanacağız.

* Sinan Ateş dosyasında, ayrılan dava ve Ülkü Ocakları yöneticilerinin yargılandığı dava birleştirildi. Cinayetin siyasi ayağının ortaya çıkarılması noktasında bu birleştirme kararı kritik bir eşik olabilir mi?

En başta da söylediğim gibi: O kararın çıkar çatışması odaklı olduğuna inanıyorum. Bundan sonraki süreç, umarım beni haksız çıkarır. Aksi hâlde çok kritik, neticeye yönelik, ilk duyduğumuzda bizi heyecanlandıran bir karar.

Ayşe Ateş YENİÇAĞ'a konuştu: Sinan'ı katledenler, boynunda tasmayla gezenler oldu - Resim : 5

* Şubat 2026’da "Siyasete girip milletvekili olmak istiyorum" diyerek önemli bir çıkış yaptınız. Bu karar, sadece Sinan Ateş davasının takibi için bir araç mı, yoksa Türkiye’deki adalet sistemi üzerine daha geniş bir vizyonun başlangıcı mı?

Berna Hanım, bu ülkenin adalete, güvene ve vicdana ihtiyacı var. Ben adalet arayan bir kadınım. Eşimi kaybettim. İnsan böyle bir şey yaşayınca ya içine kapanır ya da mücadele etmeyi seçer.

"GÖRDÜM Kİ BAZEN ADALET BU ÜLKEDE ÇOK GEÇ GELİYOR, BAZEN DE HİÇ GELMİYOR. GERÇEK ADALET İÇİN BİREYSEL ÇABA YETERLİ DEĞİL. SORUN, SİSTEMİN TA KENDİSİ"

Ben mücadele etmeyi seçtim. Kapı kapı dolaştım. Dosyalar arasında kayboldum. Sesimi duyurmaya çalıştım. Ama gördüm ki bazen adalet bu ülkede çok geç geliyor, bazen de hiç gelmiyor. Ve zamanla şunu anladım: Gerçek adalet için bireysel çaba yeterli değil. Üstelik sorun yalnızca Sinan Ateş davası da değil. Daha büyük bir yapı meselesi. Sorun, sistemin ta kendisi. Bu yüzden ben sadece kendi davam için değil, sesi duyulmayan herkes için Meclis'te olmak istiyorum.

Adalet kapısında bekleyenler için… Haksızlığa uğrayanlar için… Unutulanlar için… Adaletin gecikmediği, suçlunun korunmadığı, suçun cezasız kalmadığı, mağdurun yalnız bırakılmadığı bir düzen kurulması için sonuna dek mücadele etmek istiyorum.

* Siyasetin bu cinayetin üzerinde bir gölge gibi durduğunu sık sık dile getirdiniz. Meclis çatısı altına girdiğinizde, dokunulmazlık zırhına bürünen veya korunan isimlerle "yüz yüze" mücadele etmek planlarınızın neresinde?

Eğer adalet herkese eşit uygulanmıyorsa orada gerçek bir adaletten söz edemeyiz. Bu yüzden artık benim için mesele kişiler değil, adaletin ta kendisi. Zaten ben bu yola intikam duygusuyla çıkmadığımı defalarca söyledim.

"BEN KİMSEYLE KİŞİSEL BİR HESAPLAŞMA PEŞİNDE DEĞİLİM. AMA ADALETİN ÖNÜNDE KİM DURUYORSA KARŞISINDA DURMAKTAN ÇEKİNMEM"

Eğer bir gün nasip olursa Meclis çatısı altında, her kim olursa olsun, hangi konumda olursa olsun suçlunun hesap verdiği bir düzenin kurulması için mücadele edeceğim. Çünkü dokunulmazlık bir zırh değil, sorumluluktur. Eğer bu kavram amacından sapıyorsa bunun düzeltilmesi gerekir.

Her zaman söylediğim gibi: Ben kimseyle kişisel bir hesaplaşma peşinde değilim. Ama adaletin önünde kim duruyorsa karşısında durmaktan çekinmem. Makamı, gücü ya da konumu ne olursa olsun hiç kimsenin hukukun üstünde olmadığı, hiçbir vatandaşın adalet aramak zorunda kalmadığı bir Türkiye hayal ediyorum ve bu uğurda savaşacağım.

* Hangi siyasi gelenek veya partinin sizin adalet mücadelenize en samimi katkıyı sunacağını düşünüyorsunuz? Şu ana kadar somut bir teklif aldınız mı?

Elbette görüşmeler, temaslar oluyor. Ancak ben parti isimleri ile ilgilenmiyorum. Benim için önemli olan, adalet konusundaki samimiyet ve kararlılık. Çünkü bu mücadele siyasetin üstünde bir mesele. Kim gerçekten bu konuda adım atmak istiyorsa ben orada dururum. Ben artık sadece dinleyen değil, değiştiren yerde olmak istiyorum.

* Camia ve yakın çevrenizden ‘çok vefasızmış’ diyeceğiniz kişiler var mı? Var ise neden?

Bu süreç bana o kadar çok şey öğretti ki bunlardan biri de şu: Gerçek dayanışma çok kıymetli ama çok da nadir.

Elbette kırıldığım, hayal kırıklığı yaşadığım insanlar oldu. Bazılarını anlatacak kelime bulamıyorum. Onlar için 'vefasız' demek yetersiz kalıyor. Birçoğunu da vefasız olarak tanımlamak yerine "Herkesin kendi sınırları ve cesareti var" deyip geçiyorum. Çünkü gerçekten destek olmak isteyip korkanlar, ne yapacağını bilmeyenler, susmayı seçenler olduğunun farkındayım.

Böyle zorlu bir süreçte insan birçok şeyi daha net görüyor. Ancak her ne olursa olsun mücadelemi, yaşadıklarımdan dersler çıkararak kararlılıkla yürütmeye devam ediyorum.

* Son olarak, bugün Terörsüz Türkiye süreci diye başlatılan ‘Öcalan’a özgürlük ve meşrulaştırma’ çabasına eşiniz Sayın Sinan Ateş hayatta olsaydı nasıl bakar, nasıl yaklaşırdı?

Sinan'ın bu hadiseye nasıl bakacağına, nasıl yaklaşacağına ilişkin cevap, PKK'ya karşı başlatılan Pençe Operasyonu sırasında Türk Ordusu'na ithafen yazdığı şiirin her bir dizesinde saklı. Müsaade ederseniz en sevdiğim bölümü sizlerle paylaşacağım:

‘’Fırtına'nın bir anda koptuğu gibi
Bir bozkurdun avını kaptığı gibi
Attila'nın, Fatih'in yaptığı gibi
Vur Türk'ün pençesini dağlar yıkılsın!
Karargâhlar, meddahlar, çağlar yıkılsın!’’