Amsterdam’da bisiklet sayısının şehir nüfusundan bile fazla olduğu söylenir; kanallar üzerinde
1.500’ü aşan köprüsüyle şehir, Venedik’ten bile daha fazla köprüye sahip. Bu pedal çeviren, kanal
kenarında yürüyen şehrin bir başka gerçeği daha var: Evet, burası gerçekten bir kafe cenneti.
Amsterdam seyahatimin büyük bir kısmı kafelerde geçti. Buradaki kafelere tapıyordum adeta;
Saint-Jean, Chun, Bar Vasari, Have a Roll derken günler akıp geçti. Ama içlerinden bir tanesi
kalbimde apayrı bir yere sahip oldu: Chun Café. Ünlü Nine Streets (De 9 Straatjes) bölgesindeki
Berenstraat’ta küçük bir dükkân olarak 2020’de açılan bu mekân, kısa sürede sosyal medyada
adından söz ettiren bir kült yer hâline dönüştü; minimalist Japon-Kore esintili tasarımı, kaliteli
matcha çeşitleri ve imza lezzeti olan Rib Eye Bulgogi tostuyla tanınıyor. Bu tosttan yemeden
oradan ayrılmayın derim. Hatta talep o kadar büyüdü ki 2024’te Spuistraat’ta ikinci bir şube daha
açıldı; ancak yine de her iki mekânın önünde de uzun kuyruklar oluşabiliyor. Bana kalırsa
beklemeye değer!


Kaldığım Bob otel harikaydı; saunası, havuzu, spor salonu ve yoga alanıyla tam bir dinlenme
durağıydı. Merkeze uzak olsa da çevresi oldukça sakin ve yemyeşildi. Yürüyerek gidebildiğim
Noorderpark’ta akşam saatlerini tek başıma geçirmek ayrı bir keyifti. Evlerin iç ışıkları, nehir ve
yeşilin verdiği huzur anlatılamazdı.

DİJİTAL SANATIN ZİRVESİ: FABRIQUE DES LUMIÈRES

Gittiğim Fabrique des Lumières beni inanılmaz etkiledi. Bu büyüleyici kültür merkezi, 19. yüzyılda
Amsterdam sokaklarını aydınlatmak amacıyla inşa edilmiş tarihi bir gazhane olan
Westergasfabriek’in içinde yer alıyor ve bugün devasa bir dijital sanat alanına dönüşmüş
durumda. Yüzü aşkın projeksiyon cihazı, gelişmiş ışık, ses ve video teknolojilerini kullanarak 17
metreye varan yüksekliğiyle devasa duvarları hareketli bir tuvale çeviriyor ve geleneksel müze
deneyimini kökten değiştirerek ziyaretçileri sanat eserlerinin tam kalbine yerleştiriyor.
Vermeer ve Van Gogh’un eserlerini müzikle eşleyip hareketli bir illüstrasyonla tüm fabrikanın içine
yayıyorlardı. “Vermeer’den Van Gogh’a: Hollanda Ustaları” adlı bu ana gösteri, yaklaşık 50
ressamın 300’ün üzerindeki eserini bir araya getiren 34 dakikalık görsel bir yolculuk sunuyor;
Vermeer’in ışıkla yıkanmış iç mekân sahnelerinden Rembrandt’ın karanlık-aydınlık oyunlarına, Van
Gogh’un girdap gibi fırça darbelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yıl boyunca farklı
temalarla (Monet, dinozorlar, hatta Ay’a inişi konu alan gösteriler) rotasyona giren mekân, klasik
müze ziyaretini tepeden tırnağa yeniden tanımlıyor. Klasik müzik eşliğinde etrafımı saran eser
gösterimleriyle öyle büyülendim ki artık başım dönmeye başladı…

1632’de Delft’te doğan Vermeer, tüm hayatını bu sakin kanal kentinde geçirdi ve arkasında
yalnızca 36 tablo bıraktı; bu yüzden hakkında bildiklerimiz oldukça sınırlı, adeta “Delft’in Sfenksi”
olarak anılıyor. En ünlü eseri Meisje met de parel (İnci Küpeli Kız), aslında belirli bir kişiyi değil,
hayali bir karakteri betimleyen bir “tronie” türü çalışma; kızın kim olduğu hâlâ bir muamma. Eser,
“Kuzeyin Mona Lisası” lakabıyla anılsa da yaşadığı dönemde Vermeer pek tanınmıyordu — üne
kavuşması ancak 19. yüzyılda bir Fransız eleştirmenin çalışmalarını yeniden gün yüzüne
çıkarmasıyla mümkün oldu. Fabrique des Lumières’te onun ışıkla oynadığı o sessiz iç mekân
sahnelerini dev ölçekte görmek, ressamın büyülü detaylarını bambaşka bir gözle keşfetmek
demekti.


Dışarıya çıktığımda büyük bir etkinliğin içinde buldum kendimi. İnanılmaz renklere bürünmüş
çiftler vardı; bir anlık şaşkınlığa uğradım. Dünyanın en özgün kutlamalarından birine denk geldim
tesadüfen ve bu kutlama şehrin sokaklarını rengarenk bir neşeyle dolduruyordu.
O sokakta gördüğüm kadarıyla aşkın hiçbir tanımı yoktu; sadece hâli vardı. Kimin kimi sevdiği
değil, ne kadar cesaretle ve neşeyle sevdiği önemliydi. Belki de sevgi, bir kalıba sığdırılmaya
çalışıldığı her an biraz eksilir; oysa orada, gökkuşağının altında, hiçbir şey eksilmiyor, tam tersine
çoğalıyordu. Kim olduğunu özgürce yaşayabilmek, belki de bir insana verilebilecek en büyük
armağan. O gün Amsterdam sokaklarında, herkesin kendisi olabildiği o an, dünyanın aslında ne
kadar renkli olabileceğini bir kez daha hatırladım.


VEGA MI, VEGAN MI?

Amsterdam’da öğrendiğim önemli bir ayrıntı da dilin inceliğiydi: Hollandaca’da “vega” kelimesi
vejetaryen anlamına gelirken, “vegan” gerçekten vegan demek. Bunu maalesef öğrenmek için geç
kaldım! Ben vejetaryenim, benimle seyahat eden arkadaşım İrem ise vegan. Girdiğimiz bir
markette peynirlerin üzerinde büyük harflerle “vega” yazdığını görünce ikimiz de aynı yanılgıya
düştük ve neredeyse tüm peynirlerin vegan olduğunu sanarak sevindik. Meğerse peynirlerin çoğu
sadece vejetaryen sertifikalıymış - bu küçük dil oyunu bize kahkaha attıran bir Amsterdam anısı
olarak kaldı. Zaten Hollanda, dünyanın en büyük peynir ihracatçılarından biri; Gouda ve Edam gibi
peynirler adını üretildikleri kasabalardan alıyor ve hâlâ geleneksel pazarlarda tekerlek şeklinde
satılıyor.


Amsterdam’ın bu tatlı anılarını sizinle paylaşmak çok keyifliydi. Gelecek hafta yeni bir durakla,
seyahat günlüğüme kaldığım yerden devam edeceğim - görüşmek üzere!