Altın şu an 4 bin 900 dolar ila 5 bin dolar civarında.
Sizlere en son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim; “Hikaye daha yeni başlıyor”
Piyasa manşet değil, eşik konuşur ve o eşik 5 bin değil, 5 bin 500 dolar seviyesi.
Hatırlayın, 3 bin 500 dolar kırılmadan önce de haftalarca 3 bin – 3 bin 500 dolar arasında gidip gelmişti. O yer bir türlü geçilmemiş, çoğu kişinin umudu kırılmış, “yok ya altın artık yükselmez hatta buradan düşer” denilmişti.
O günlerde “Sakin olun 5 bin dolar geliyor” diyen nadir kişilerden biriydim. Ve hatta bu söylem nedeniyle epey linç yemiştim.
Nitekim sonunda, aynen dediğimiz gibi oldu, 3 bin 500 dolar seviyesi hacimle kırıldı ve fiyat adeta 4 bin 500 dolara koştu. Çünkü o seviye yalnızca teknik bir direnç değil; aynı zamanda “inanmayanların teslim olduğu” yerdi.
Sonrasında benzer tabloyu 4 bin – 4 bin 500 dolar aralığında da gördük.
4 bin 500 dolar kırıldığında da fiyat hızla 5 bin 500 dolara fırladı.
Aslında bu hareketlerle sadece grafik değişmedi, aynı zamanda algı da değişti. “Buradan döner” diyenler pozisyon kapatmak zorunda kaldı. Momentum hızlandı. Piyasa yukarı boşluk buldu.
Şimdi ise doğal bir düzeltmeyle 5 bin dolar seviyesindeyiz. Ve aynı tartışma yine karşımızda “Burası tavan mı?” yoksa “Taban mı?”
Benim cevabım yine net, “Burası 7 bin ara 10 bin ana hedefinin yeni tabanı”
Altın yavaşça 5 bin dolar seviyesine oturuyor ve 5 bin 500 doları kırmaya hazırlanıyor.
Çünkü dünya hâlâ aynı, koşullar değişmedi ve konu fiyat değil, konjonktür.
Jeopolitik riskler azalmak bir yana, sürekli artmaya devam ediyor.
Orta Doğu’da, Güney Amerika’da, hatta Avrupa’da gerilim sürekli tırmanıyor. Bütün dünya hızla silahlanıyor. Trump, ortalığı germeye devam ediyor.
Böyle dönemlerde yatırımcı “getiri” değil, “güven” arar. Altına olan talep tam da bu refleksin ürünü.
Bir diğer başlık merkez bankaları.
Özellikle Çin uzun süredir rezerv kompozisyonunu değiştiriyor. Altın alımları tesadüf değil, stratejik. Dolar bağımlılığı azaltılmak isteniyor. Bu talep geçici değil; kalıcı.
Ve tabii ki bir de faiz meselesi var…
Dünya borç içinde. Bu borç yüküyle faizleri uzun süre yüksek tutmak kolay değil. FED ve diğer büyük merkez bankaları reel faizi baskılamak zorunda kaldıkça, altın için zemin güçleniyor. Çünkü altın en çok negatif reel faiz ortamında parlar.
Tüm bunların yanında elbette yapay zekâ, teknoloji ve yenilenebilir enerji kaynaklı talep de altını yukarı itmeye devam ediyor.
Kısaca; altın 5 bin hikâyenin sonu değil. Daha yolun başındayız… Bu koşullarda kim ne derse desin ara hedef 7 bin, ana hedef 10 bin dolar olarak kapı gibi duruyor.
Enflasyon düşüyor yalanı…
Ekonomi yönetimi “enflasyon düşecek” diyor.
Markete, pazara giden vatandaş ise domatesin kilosuna bakıyor.
Maaşlar yerinde sayarken, fiyatlar durmadan artıyor.
Gıda enflasyonu OECD birincisi, maaşlar Avrupa sonuncusu.
Dünyada gıda fiyatları gevşiyor; bizde aylık yüzde 6,80 artıyor.
Almanya’daki tüketici süt fiyatının sabitlendiğini konuşuyor; bizde peynir gramajı küçülüyor.
Londra’da en pahalı markette et 10 sterline satılıyor; bizde aynı et 25 sterlin.
Bakın, TÜİK daha yeni açıkladı: Tarım ÜFE Ocak’ta aylık yüzde 8,46 artmış. Sebzede artış ortalama yüzde 30.
Biber yüzde 113, patlıcan yüzde 81,48, hıyar yüzde 69,11, kabak yüzde 62,85, domates yüzde 47,9, limon yüzde 37,40 yükselmiş…
Kimse “mevsimi değil” diye işin kolayına kaçmaya kalkmasın. Bizde mevsimi değil de Avrupa’da mevsimi mi?
Cevap belli.
Mesele mevsim falan değil. Mesele yanlış tarım politikaları. Mesele tarım girdisinde ithal bağımlılığı.
Eğer üreticinin girdi maliyeti artıyorsa, domatesin fiyatı da artar. Konu bu kadar basit.
Mazot ithal, gübre ithal, tohum ithal, ilaç ithal, elektrik ithal, doğalgaz ithal… Neredeyse her şey ithal.
Çiftçi nasıl ucuza üretsin?
Hadi diyelim o üretti; yol para, köprü para, mazot para, hal para, vergi para…
Hadi diyelim o getirdi; bu sefer de raf para, tezgâh para, vergi para…
Bu maliyet yapısı değişmeden tüketici fiyatının düşmesini beklemek, yağmur yağmadan barajın dolmasını beklemek gibi bir şey.
Şimdi gelelim ekonomi yönetiminin sürekli dillendirdiği “enflasyon düştü, daha da düşecek” hikâyesine.
Adama sormazlar mı: sadece talebi baskılayarak, sadece faiz artırarak, sadece “kararlıyız” diyerek enflasyon dünyanın neresinde düşmüş?
Yerli üretici yok sayılarak, hatta yabancılara göz göre göre ezdirilerek, enflasyon hangi ülkede inmiş?
Sizlere açık ve net söylüyorum:
Türkiye planlı karma ekonomiye geçmeden, yerli kaynakları kullanarak üretim yapmadan, millî ekonomi modeline geçmeden bu işin içinden asla çıkılamaz.
Bedelini de hep birlikte fakirleşerek ödemeye devam ederiz.
Demedi demeyin.