Cumhuriyetin kurulduğu o gün ve bugün ödenen bedel.

Açlıkla sınandığın bugün, Gazi Meclis’in duvarında yazan; "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir " sözünün ne anlama geldiğini, laikliği kaybedersen, çocuklarının eğitimde kayboluşunu, kadınların sokaklarda vuruluşunu, adaletin; sadece yargıda değil, sosyal yaşamda da kayboluşunu, maddi manevi değerlerinin nasıl yerle bir olduğuna seyirci kalırsan, Cumhuriyet’in kuruluşunda dünyanın ne durumda olduğunu unutursan...

Bak!

Savaş biteli beş yıl olmuştu ama savaşın acısı bitmemişti. Milyonlarca insan toprağa gömülmüş, milyonlarcası sakat kalmış, köyler, şehirler ve aileler parçalanmıştı. Versay ve Sevr gibi anlaşmalar imparatorlukları haritadan silerken, yenilen halkları da açlığın, işsizliğin ve aşağılanmanın içine itmişti. Almanya’da kadınlar el arabalarıyla değersiz kâğıt paraları taşıyor, çocuklar ekmek kuyruklarında bayılıyordu. Fransa ve Belçika’nın Ruhr’u işgali, zaten kanayan yarayı daha da derinleştirmiş; hiperenflasyon halkı yoksulluğun en dibine indirmişti. Bir somun ekmek için yüzlerce milyon mark taşımak zorunda kalan insanlar, umutsuzluğun içinde yeni kurtarıcılar arıyordu.

İşte bu kaosun içinde Adolf Hitler ve Naziler, Kasım 1923’te Münih’te Birahane Darbesi’ni denedi. Darbe başarısız oldu ve Hitler tutuklandı, ancak hapishane yıllarında yazdığı kitap ve yaptığı konuşmalarla, yenilmiş bir milletin onurunu “iade edeceğini”, Yahudileri ve komünistleri “düşman” ilan ederek tüm suçluları işaret edeceğini vaat etti. İnsanların açlığını, işsizliğini ve aşağılanmışlık duygusunu ustaca kullandı. Basit, tekrarlanan sloganlar, kitleleri bir araya getiren gösteriler ve “biz” ile “onlar” ayrımı üzerinden yürüyen propaganda, milyonların aklını ve vicdanını esir aldı. Propaganda, gerçeği değil, insanların duymak istediği yalanı tekrar tekrar söyleyerek onları kandırdı. Birkaç yıl sonra bu kandırma, Avrupa’yı yeni bir felakete sürükleyecekti. Aynı dönemde İtalya’da Mussolini’nin güçlenen yumruğu, Sovyetler Birliği’nde merkezî otoritenin demir eli, İspanya’da askerî darbenin gölgesi yükseliyordu. Milletler Cemiyeti kurulmuştu ama o da çaresizdi. Dünyanın dört bir yanında halklar, savaşın bıraktığı enkazın içinde yeni bir düzen arıyor, çoğu zaman da daha ağır bir düzene boyun eğiyordu.

İşte o günlerde, kan revan içindeki Anadolu’da, bir avuç yoksulun, açın, dişleriyle kazıdığı topraklarda Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Lozan’la uluslararası alanda tanınan bu devlet, savaş sonrası paylaşım planlarına direnen nadir başarılı örneklerden biriydi. O toprak, satılabilir emlak değildi; şehitlerin kemiklerine basılarak geçilen, can pahasına tutulan bir vatan parçasıydı. Bugün o günün bedelini unutan her söz, o kemiklerin üzerine basmaktır.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bu cümle bir slogan değil, bir savaş ilanıdır. Kimse milletin üstüne çıkamaz, kimse “ben daha iyi bilirim” diye egemenliği gasp edemez. Meclis, milletin iradesinin tecelli ettiği yerdir; o iradeyi zayıflatmaya, sindirmeye, yönlendirmeye çalışan her güç, Cumhuriyet’e karşı durur. Meclis susarsa millet de susar. Suskunluk, teslimiyettir.

Laiklik, dinin vicdan işi, devletin kanun işi olduğunu bilmektir. Bu ayrımı bulanıklaştırmak her iki tarafı da kirletir. Laiklik “dinsizlik” değildir; insanın kendi inancıyla yaşayabilmesinin, başkasının inancıyla yönetilmemesinin garantisidir. Onu “halktan kopuk” diye yaftalayanlar, aslında halkı kendi din yorumlarına mahkûm etmek ister. Bu ilkeye dokunan, kadının başını, çocuğun eğitimini, bilimin kapısını yeniden kilitlemeye hazırlanır.

Eğitim ve bilim, Tevhid-i Tedrisat’la zihinlerin özgürleşmesidir. Çocuğun beynini dogmayla doldurmak, onu kendi aklıyla düşünemez hale getirmek, Cumhuriyet’in en büyük ihanetidir. Bilim soru sormaktır; soru sorulamayan yerde Cumhuriyet ölür. Okullarımızın kapısından giren her öğrenci, Atatürk’ün “muasır medeniyet” dediği seviyeye çıkmak zorundadır. Geriye düşmek, geçmişe değil, yok oluşa düşmektir.

Kadın, Cumhuriyet’in en radikal, en duygusal, en sert devrimidir. Oy hakkı, eğitim hakkı, seçilme hakkı hediye değildir; savaş meydanında kazanılmıştır. Kadını yeniden “aileye, eve, erkeğe” sıkıştırmak isteyen her ses, Cumhuriyet’in üzerine basar. Bu topraklarda kadın sadece anne ve eş değil; yurttaş, bilim insanı, asker, yönetici, düşünürdür. Onun alanını daraltmak, milletin yarısını karanlığa hapsetmektir.

Adalet ve hukuk devleti, Cumhuriyet’in omurgasıdır. Yargıç, iktidarın değil kanunun önünde eğilir. Mahkemeler siyasi hesapların aracı haline geldiğinde Cumhuriyet biçim olarak kalır, ruh olarak ölür. Kimse “benim adamım” diye korunamaz, kimse “düşmanım” diye ezilemez. Adalet yoksa Cumhuriyet de yoktur; sadece güç vardır.

Millî bağımsızlık ve tam egemenlik, mandacıların, işgalcilerin, “kurtarıcı” diye gelenlerin ayak izlerinden arındırılarak kuruldu. Dışarıdan gelen her “tavsiye”, her “model”, her “dış destek”, egemenliği aşındırır. Cumhuriyet kimsenin himayesinde yaşamaz. Kendi kararını kendisi verir; yanlış da olsa, doğrusu da kendi aklından çıkar.

Yabancılara satılan her karış toprak, Cumhuriyet’ten gider.

Yabancılara verilen her maden işletme ruhsatı, Cumhuriyet’ten gider.

Yabancılardan alınan her kuruş borç, faiziyle birlikte Cumhuriyet’ten gider.

Yapılan her adaletsiz karar, Cumhuriyet’ten gider.

Satılan her liman, her havaalanı, her enerji santrali, Cumhuriyet’ten gider.

Yabancıya devredilen her su kaynağı, her orman, her kıyı şeridi, Cumhuriyet’ten gider.

Milletin cebinden çıkan her vergiyle ödenen dış borç faizi, Cumhuriyet’ten gider.

Yabancı şirketlere verilen her imtiyaz, her vergi muafiyeti, her “yatırım teşviki” adı altındaki ayrıcalık, Cumhuriyet’ten gider.

Eğitimini yabancı vakıflara, medyasını yabancı sermayeye, tarımını yabancı tohum ve gübreye bağlayan her adım, Cumhuriyet’ten gider.

Gençlerin yurt dışına kaçmasını “beyin göçü” diye normalleştiren, kendi insanını kendi toprağında tutamayan her politika, Cumhuriyet’ten gider.

Adaletin terazisini bozan her karar, hukuku iktidarın aracı haline getiren her uygulama, Cumhuriyet’ten gider.

Egemenliği “ortaklık”, “iş birliği”, “küresel entegrasyon” diye pazarlayan her söz, Cumhuriyet’ten gider.

Bunlar romantizm değil. Bunlar, yüzbinlerce insanın canıyla ödediği bedelin adıdır. Cumhuriyet’i “eskidi” diye bir kenara koyan, “yeni bir düzen” diye başka bir düzen dayatan, toprağını, madenini, kararını, geleceğini başkasına devreden her girişim, o bedeli çiğnemektir.

Cumhuriyet, hassas bir çiçektir; ama kökü çeliktir. Onu korumak, sadece bayrak sallamak değil; ilke savunmak, kurum ayakta tutmak, toprağına, madenine, borcuna, adaletine sahip çıkmak, susmamaktır. Susarsak, bir gün “Cumhuriyet vardı” diye anlatırız. Anlatmak yetmez. Yaşatmak gerekir.

Ve asla unutma!

Korkma!

Cesurlar bir gün, korkaklar her gün ölür!

O bir gün ölen! Aziz şehitlerimizin ve Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN emaneti Cumhuriyet sana bırakıldı.