Yirminci yüzyılın jeopolitik ezberleri, savaşı ve barışı mutlak doğrular üzerinden tanımlardı. O dönemde de elbette söylemler üzerinde gölgeler vardı. Fakat kavramlar daha yerli yerinde, taraflar daha net ve belirgindi. Ya kesin bir diplomatik uzlaşı ya da topyekûn bir askeri hesaplaşma ile oyun sona ererdi. Oysa bugün öyle mi? Ukrayna düzlüklerinden Lübnan’ın iç vadilerine, oradan da Hürmüz Boğazı gerilimiyle sarsılan İran aksına kadar uzanan manzara, bize çok daha sinsi ve karmaşık bir denklemi dayatıyor. Sürdürülebilir çatışma seviyesine geldik artık. Savaş ve barış halleri sanki her an farklı yoğunluklarda sürüyor, sanki nefes alıp vermek gibi…
Dünya, kronik bir operasyon sahasına dönüşmüş durumda. Ancak bu karmaşık denklemin arkasındaki en görünmez motor, madalyonun siyasi yüzüdür. Çünkü bu kaotik dönemde, en temel hakikat yeniden kendini hatırlatıyor. O da; siyasetin hiçbir zaman yazıldığı gibi okunmadığı ya da söylediklerinin dışında anlam taşıdığıdır.
Kameralar karşısında verilen sert demeçler, uluslararası kürsülerde çekilen kırmızı çizgiler ve kitleleri konsolide etmek için üretilen hamasi retorikler vitrini süslerken; arka kapı diplomasisinde bambaşka gerçekler işletiliyor. Siyasetin bu çift defterli muhasebesi, çatışmaların neden bir türlü bitmediğini ama neden topyekûn bir dünya savaşına da evrilmediğini açıklayan yegane anahtar. Kamuoyuna yansıyan diplomatik krizler çoğu zaman kontrollü birer illüzyondan ibaret kalırken, masadaki gerçek akıl, krizin derinliğini bahsettiğim sürdürülebilir sınırda tutmayı amaçlıyor. Egemen güçler bir yandan birbirlerini en ağır yaptırımlarla tehdit edip vekiller üzerinden savaşırken, diğer yandan kapalı kapılar ardında enerji hatlarının güvenliğini, kritik hammadde akışını ve istihbarat paylaşımlarını müzakere ediyor.
İşte bu yazıldığı gibi okunmayan siyasi illüzyonun faturası ise doğrudan küresel ekonomik parametrelere, ticarete ve insan hareketliliğine kesiliyor. Savaşın sürdürülebilir bir rutine binmesi, maliyetlerin ortadan kalkması ya da tahmin edilebilir olması anlamına gelmiyor. Aksine, bu maliyetlerin yapısal birer girdi olarak kabul edilmesini getiriyor. Ukrayna’daki kilitlenmenin Avrupa’nın enerji mimarisini kalıcı olarak değiştirmesinin yanı sıra yeni petrol şokları eski kıtayı sarsıyor. Hürmüz Boğazındaki her riskli gün, Avrupa Birliğinin takvim yaprağından kopan bir yaprak… İran aksındaki deniz gerilimlerinin küresel lojistik ve sigorta maliyetlerini fahiş düzeyde yukarı çekmesi artık geçici bir dalgalanma değil, ticaretin yeni normali. Çok uluslu şirketler ve küresel sermaye, artık sadece en ucuz üretim merkezini aramıyor; doğal olarak siyasetin iki uçlu (dualist) kamplaşmalarından uzak, en güvenli sığınakları fonlamaya çalışıyor. Tabii, rijitleşmenin göğe çıkmadığı yerler kalmış ise…
Benzer şekilde, kronikleşen bu çatışmalar göç dalgalarını da geçici sığınma statüsünden çıkarıp kalıcı birer demografik yeniden yapılanma sürecine dönüştürdü. Göç, artık kriz anlarında kapıya dayanan geçici bir kalabalık değil. Kaynak ülkelerin entelektüel ve fiziksel sermayesini eritirken, hedef ülkelerin emek piyasasını, sosyal güvenlik dengelerini ve seçmen davranışlarını uzun vadeli şekillendiren akışkan bir gerçeklik. Siyaset sahnesinde göçmen sorunu sert nutuklarla tartışılırken, arka planda bu nüfus hareketliliğinin yarattığı yeni ekonomik ve sosyolojik gerçeklikler çoktan kurumsallaştı bile.
Bu çok boyutlu kırılmanın tam merkezinde, coğrafi ve stratejik bir kavşak noktası olarak Türkiye yer alıyor. Kuzeyinde Ukrayna-Rusya kilitlenmesi, güneyinde Lübnan ve Suriye hattı, doğusunda ise İran’ın yaşadığı ekonomik ve askeri kuşatılmışlık... Türkiye için bu dönem, hem devasa riskleri hem de kaçınılmaz stratejik zorunlulukları beraberinde getiriyor. Bölgedeki lojistik hatların tıkanması Türkiye’yi alternatif koridorlar için vazgeçilmez bir üs haline getirse de, bölgesel istikrarsızlığın yarattığı risk primi, makro finansal dengeleri zorluyor. Sosyal boyutta ise Türkiye, bu kronikleşen çatışma alanlarının ürettiği demografik basıncı göğüsleyen ilk bariyer konumunda kalmaya devam ediyor.
Böyle bir atmosferde Türk iş dünyası ve ekonomi yönetimi için en kritik sınav, manşetlerdeki siyasi gürültüye değil, masadaki gerçek denkleme odaklanmak. Yanı başındaki yangına rağmen ticaret hacmini korumak, yeni pazarlara açılmak ve tedarik zincirindeki güvenli liman rolünü tahkim etmek, ekranlarda üretilen yapay kamplaşmaların ötesinde bir stratejik derinlik gerektiriyor.
Dünya büyük güçlerin doğrudan birbirini yok etmediği, krizlerin ise hiç sönmediği bir uzatmalı savaşlar yaşıyor. Bitebilecek savaşlar, bitmeyebiliyor. Bazen savaşın kazanılması kadar sürmesi de fayda sağlar. Resmi demeçler siyasetin sadece dışarıya gösterilen, tasarlanmış yazılı kısmıdır; asıl dinamikler ise ancak satır aralarını, ekonomik göbek bağlarını ve perde arkasındaki pragmatizmi okuyabilenler için görünür. Kalıcı barışın rafa kalktığı bu yeni yüzyılda, iş dünyası için hayatta kalmanın ve küresel rekabette yer almanın yolu, vitrindeki illüzyonlara kapılmadan, rutinleşen bu krizi en soğukkanlı ve rasyonel şekilde yönetebilmekten ve kamu ile koordine olmaktan geçiyor.
Sorularınız için e-posta adresi: hkaganoyken@gmail.com