Siyaset, yalnızca güç elde etme ve o gücü koruma mücadelesi olarak görüldüğü zaman toplum için en büyük tehlikelerden biri ortaya çıkar. Çünkü böyle bir anlayışta hakikat geri plana itilir; doğruluk, vicdan ve ahlak yerini stratejiye, fırsatçılığa ve çıkar hesaplarına bırakır. Güce ulaşmayı tek hedef haline getiren anlayış için önemli olan neyin doğru olduğu değil, neyin işe yaradığıdır. İşte tam da bu nedenle toplum, günübirlik hesaplarla hareket eden siyasetçiler karşısında savunmasız hale gelir.

İnsanlar demokratik sistemlere yalnızca oy vermek için değil, güven duyabilmek için siyasetçinin varlığına ihtiyaç hissederler. Vatandaş, siyasetçilerin geçmişine bakarak, söyledikleri sözleri tartarak, davranışlarını inceleyerek bir kanaat oluşturmaya çalışır. Çünkü demokrasi biraz da hafızadır; sözüyle bugünü, geçmişiyle yarını değerlendirme imkânıdır. Ancak sözleri sürekli değişen, dün söylediğini bugün inkâr eden, ilkeyi değil konjonktürü esas alan siyasetçiler çoğaldığında toplumun demokrasiye olan inancı sarsılır. İnsanlar yalnız siyasetçiye değil, sistemin kendisine karşı da kuşku duymaya başlar.

Bugün siyasette yaşanan en önemli sorunlardan biri de fikirlerin değil, konumların yer değiştirmesidir. Parti değiştirmek elbette demokratik hayatın bütünüyle dışında görülemez. İnsan düşüncesini değiştirebilir, yeni bir siyasi anlayış benimseyebilir. Ancak mesele; ilke değişimi değil de güç merkezine yakın durma alışkanlığı haline geldiğinde, toplum için ciddi bir güven krizine dönüşür. Çünkü vatandaş, siyasetçiyi yalnız bir parti mensubu olarak değil; bir fikir, bir karakter ve bir sorumluluk taşıyıcısı olarak görmek ister.

Her işi yapanlar ve yönetenler vardır. Toplumlar da kendilerini yönetecek insanları, doğru işi yapabilecek liyakat ve ahlaka sahip oldukları için tercih etmek isteğindedir. Aksi halde siyaset, toplumu ileri taşıyan bir sorumluluk alanı olmaktan çıkar; çıkar gruplarının mevzi savaşına dönüşür.

Max Weber siyaseti “güç elde etme ve gücü paylaşma mücadelesi” olarak tanımlarken aslında modern siyasetin temel gerçeğine işaret ediyordu. Fakat Weber aynı zamanda siyasetin “sorumluluk ahlakı” olmadan felakete dönüşeceğini de vurguluyordu. Güç tutkusu, ahlaki sorumlulukla sınırlandırılmadığında toplumun ruhunu kemiren bir mekanizmaya dönüşebilir.

Siyasetçi kendinden olanlara karşı değil; tarihe, topluma ve hakikate karşı sorumludur. Eğer yönetici yalnız kendi çevresini, kendi grubunu veya kendisine yakın olanları merkeze alarak hareket etmeye başlarsa toplumun ortak vicdanını zedeler. Çünkü adaletin olmadığı yerde sadakat büyür; liyakatin olmadığı yerde bağlılık kutsanır. Bu ise toplumun bütün dinamiklerini zamanla çürütür.

İbn Haldun devletlerin çöküşünü anlatırken yönetenlerin kendi çevrelerini kayırmasının toplumsal çürümeyi hızlandıracağını söyler. Çünkü devletleri ayakta tutan şey yalnız güç değil, adalet duygusudur. Adalet zedelendiğinde insanlar sisteme değil, kişilere bağlanmaya başlar. Bu da kurumsal yapıyı zayıflatır.

Montesquieu ise “Cumhuriyetin temeli erdemdir” der. Erdem kaybolduğunda kanunlar yerinde dursa bile toplumun ruhu çökmeye başlar. Bugün insanların siyasete duyduğu güvensizliğin temelinde de tam olarak bu vardır; ilkenin yerini fırsatın, hakikatin yerini menfaatin alması.

Kanunlarda ne yazdığı güç sahiplerini hiç ilgilendirmezse, yalnızlaşan insanlar millet olmanın getirdiği bütün değerlerden kopmuş demektir!

Benzer biçimde Zygmunt Bauman modern toplumlarda insanların en büyük korkusunun güvensizlik olduğunu söyler. Bauman’a göre sürekli değişen ilişkiler ve çıkar merkezli davranışlar insanı yalnızlaştırır. Siyasette ilkesizlik arttıkça toplumdaki güven duygusu da çözülür. Çünkü insanlar yalnız ekonomik krizlerle değil, ahlaki belirsizliklerle de yıpranır.

İslam düşüncesinde ise siyaset hiçbir zaman sadece iktidar arayışı olarak görülmemiştir. İmam Gazali devlet yönetimini insanın ahlaki sorumluluğundan bağımsız ele almaz ve “Adalet bozulursa toplum çözülür” der. Çünkü adalet yalnız hukuk metinlerinde değil, yönetenlerin vicdanında yaşar. Vicdanını kaybeden siyaset, en sonunda topluma korku ve güvensizlik üretir.

Bugün yaşadığımız temel sorunlardan biri de; insanların siyasette sürekli değişen tavırları gördükçe, kendi hayatlarında da ilkelerin değersizleştiğine inanmaya başlamasıdır. Oysa insanı mutlu eden şey yalnızca güç değildir. Gerçek huzur; ailesine, komşusuna, akrabalarına ve topluma karşı vicdanen, ahlaken sorumluluk hissederek yaşayabilmektir. İnsan kendisini yalnız çıkar ilişkileri üzerinden tanımladığında iç huzurunu da kaybeder.

Erich Fromm modern insanın en büyük çıkmazını “sahip olmak” ile “olmak” arasındaki fark üzerinden açıklar. İnsan sadece elde etmeye odaklandığında ruhunu yitirir; fakat anlamlı bir ahlaki varoluşa yöneldiğinde gerçek huzuru bulabilir. Siyaset de böyledir. Eğer siyaset yalnız kazanma ve güç devşirme alanına dönüşürse toplumun ruhu zayıflar. Kazandığını kaybetme korkusu bütün hukuk anlayışını çürütür. Ancak siyaset ahlakla birleşirse topluma umut verebilir.

Bu nedenle toplumun yapması gereken şey, gücün yanında duran değişken siyasetçileri alkışlamak değil; ilkeye sadık kalan, bedel ödemeyi göze alan karakterli duruşları önemsemektir. Çünkü güçlü olmak başka şeydir, güvenilir olmak başka şey. Tarih, güçlü olduğu halde unutulan insanlarla doludur; fakat ahlakı ve sözüyle iz bırakanlar toplumların hafızasında yaşamaya devam eder.

Demokrasi ancak ahlaklı insanların omzunda yükselebilir. Aksi halde seçimler devam etse bile toplum giderek birbirine yabancılaşır, insanlar umut yerine kuşku üretir. İşte bu yüzden bireysel huzuru da toplumsal güveni de koruyabilmek için siyaseti yalnız güç üzerinden değil; vicdan, adalet ve hakikat üzerinden yeniden düşünmek zorundayız.