Son yıllarda kamusal alanda sıkça tekrar eden bir refleks var: Bir sorun ortaya çıktığında çözüm olarak “yasak” öneriliyor. Bu refleks çoğu zaman küçük ve önemsiz görünen alanlardan başlıyor. İlk bakışta toplumsal düzeni doğrudan etkilemeyen bir alan seçiliyor: oyunlar, dijital eğlence, gençlerin vakit geçirdiği platformlar. Bu yüzden bugün ortaya çıkan “oyunuma dokunma” tepkisi, yalnızca bir oyun tartışması değildir. Bu, daha büyük bir eğilimin ilk işaretidir.

Tarihsel olarak yasakların seyri genellikle aynı yolu izler. Önce toplumun geniş kesimleri tarafından “çok da önemli değil” denilebilecek alanlar hedef alınır. Oyunlar, dijital platformlar veya gençlik kültürü bu nedenle çoğu zaman ilk halkayı oluşturur. Çünkü bu alanlar siyasal açıdan savunulması zor görülen, kolayca marjinalize edilebilen alanlardır. “Bir oyundan ne olur?” sorusu tam da bu noktada devreye girer.

Fakat mesele tam olarak burada başlar.

Bir yasak kültürü yerleştiğinde onun mantığı genişleme eğilimindedir. Önce oyunlara yönelik müdahale gündeme gelir. Ardından sosyal medya platformları tartışılmaya başlanır. Sonra daha büyük dijital alanlar: iletişim uygulamaları, video platformları, hatta küresel ağın kendisi. Bu zincir tesadüfi değildir. Çünkü yasak mantığı bir kez meşrulaştırıldığında, aynı yöntem farklı alanlara uygulanabilir hale gelir.

Bu durumun siyasal olduğu kadar psikolojik bir boyutu da vardır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında yasak, yalnızca davranışı düzenleyen bir araç değildir; aynı zamanda otorite ile özne arasındaki ilişkinin biçimini belirler. Yasak çoğaldıkça birey ile devlet arasındaki bağ da dönüşür. Birey artık kendi tercihlerini yapan bir yurttaş olmaktan çok, sürekli denetlenmesi gereken bir özne haline getirilir.

Burada önemli olan şey yalnızca neyin yasaklandığı değildir. Önemli olan, toplumun bu yasaklara verdiği psikolojik tepkidir.

Eğer toplum yasakları sorgulamadan kabullenmeye başlarsa, zamanla iki farklı psikolojik mekanizma gelişir. Birinci mekanizma içselleştirilmiş otoritedir. İnsanlar artık yasaklanmadan önce kendilerini sansürlemeye başlar. Ne söyleyeceklerini, ne izleyeceklerini, hangi platformu kullanacaklarını düşünürken görünmez bir sınır çizgisi belirir.

İkinci mekanizma ise örtük direniştir. Yasaklar arttıkça toplum açık biçimde değil ama dolaylı yollarla bu yasakları aşmaya çalışır. Alternatif ağlar, dolaylı iletişim biçimleri ve kaçak kültürler ortaya çıkar. Bu durum ise devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinin zedelenmesine yol açar.

Laik ve cumhuriyetçi bir sistemin temel mantığı ise bu değildir. Cumhuriyet, yurttaşın aklına ve sorumluluğuna güvenen bir siyasal düzendir. Devletin görevi bireyi sürekli sınırlamak değil; onun özgür iradesi içinde kamusal düzeni koruyacak çerçeveyi oluşturmaktır.

Bu nedenle oyunlar üzerinden başlayan tartışma küçümsenecek bir mesele değildir. Çünkü mesele bir oyunun varlığı ya da yokluğu değildir. Mesele, kamusal alanda yasakların hangi hızla ve hangi mantıkla yayılabileceğidir.

Bugün oyunlara dokunan bir müdahale, yarın sosyal medyaya uzanabilir. Sosyal medya tartışması ise daha sonra iletişim ağlarının tamamını kapsayan bir düzenleme dalgasına dönüşebilir.

Bu yüzden toplumların bazen küçük görünen meselelerde bile refleks göstermesi şaşırtıcı değildir. Çünkü insanlar çoğu zaman ilk taşı gördüklerinde, arkasından gelebilecek duvarı sezebilirler.

Cumhuriyetin kurucu aklı tam da bu noktada önemlidir. Özgür yurttaşlardan oluşan bir toplum, yasaklar üzerinden değil; akıl, sorumluluk ve kamusal tartışma üzerinden ayakta kalır.

Bir oyunu savunmak bazen yalnızca bir oyunu savunmak değildir. Bazen o, gelecekte nasıl bir kamusal alan içinde yaşayacağımızın tartışmasıdır.