İki yıldır Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’ın devam ettirdiği çalışmaların, Antalya Diplomasi Forumu’nda da görüldüğü üzere ilerleme kaydettiği anlaşılmış, ABD/İsrail-İran Savaşı’nın cereyan tarzı ve ortaya çıkardığı sonuçlar bu çalışmalara hız kazandırmıştır. Bölgedeki sorunların, bölgedeki ülkeler tarafından çözümlenmesi için bir dayanışma ve işbirliğine yönelik yapılan çalışmaların bir anlaşmayla sonuçlanması hedeflenmiş ve bu ülkelerden Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, Suudi Arabistan’ın önderliğinde bir araya gelerek “Mekke Anlaşması” olarak adlandırdıkları bir anlaşma imzalamışlardır. Anlaşmaya şimdilik Mısır’ın iştirak etmemiş olması, onun gelişmeleri takip ederek durumu değerlendirdiğini göstermektedir.
Anlaşmanın diğer ülkelere de açık olduğu belirtilmiş olup, özellikle başlangıçta Katar’ın da bu çalışmalar içinde yer alması, onun da katılabileceğinin bir işareti olarak görülmekte, hatta diğer körfez ülkelerinin ve Ürdün’ün de potansiyel ortaklar arasında olabileceği söylenmektedir.
Ancak anlaşmanın, askeri tehditleri ve güvenlik sorunlarını gidermeyi, üç devletin toprak güvenliğini sağlamayı ve tehditleri caydırmayı ön planda tutması ve bu konularda ortak iradeyi yansıtması, bu devletlerden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, üçüne birden yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceğinin hükme bağlanması, onun bir işbirliği anlaşmasından çok kollektif güvenliği içeren “savunma ittifak anlaşması” olduğunu göstermektedir.
Anlaşmadan beklentiler
Yapılan anlaşmanın caydırıcılık etkisi olmakla birlikte, Türkiye’nin aleyhinde olabilecek durumlarla karşılaşmasına da sebep olabileceği düşünülmektedir. Burada böyle bir savunma zırhına ihtiyacı olan asıl ülkenin, İran savaşında karşılaştığı saldırılar itibariyle Suudi Arabistan olduğu bir gerçektir. Pakistan’ın ise Keşmir üzerinden Hindistan’la sorunlarının bulunduğu bilinmektedir. Diğer körfez ülkelerinin de İran savaşında görüldüğü üzere yüksek tehdit altında oldukları görülmektedir. Bu durumda saldırıya uğrayan körfez ülkelerinin de bu anlaşmaya katılmaları halinde, kollektif güvenlik anlayışı gereği bu saldırının Türkiye’ye de yapılmış sayılmasının sonuçlarının dikkate alınması gerekmektedir.
İran savaşında sakin kalıp, savaşın durması içi çaba sarf eden, birbirimize düşman olmayıp, sadece rekabet içinde olduğumuz İran’ı karşımıza almanın doğru olmayacağı düşünülmektedir. Gerçi son NATO Zirvesi sonuç belgesinde İran’ın da Rusya’yla birlikte tehdit olarak nitelendirmesine imza atsak da bunun NATO ittifak üyeliğinin bir sonucu olarak görülmesinin, bu hususu da ikili ilişkilerle dengeleyebileceğimizin dikkate alınmasının mümkün olabileceği düşünülmelidir.
Suudi Arabistan'ın İsrail-İran çatışmasında İsrail ve ABD’yle birlikte hareket ettiği ve Husilerle uzun yıllardır çatışma halinde bulunduğu da göz önünde bulundurulduğunda ve yaşanan olaylar tümüyle dikkate alındığında, bölgesel çatışmaları Türkiye'yi bir şekilde tarafı yapacak konulardan uzak durulmasının daha uygun olacağı kanaati ağırlık kazanmaktadır.
Bu durumda, anlaşmada, NATO anlaşmasının 5. Maddesine benzetilerek yazılan “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışının/hükümlülüğünün bu ittifakta Türkiye için sakıncalı olabileceği söylenebilir.
Ancak bu ülkelerle savunma sanayii başta, ekonomik ve ticari ilişkilerle, siyasi ve diplomatik alanlar dahil birçok platformda işbirliği ve dayanışma içinde olmamızın ülkemiz çıkarlarına uygun olacağı da bir gerçektir.
Anlaşma için ilgili ülkelerin pozisyonları/duruşları
Yukarıda da belirttiğim üzere böyle bir anlaşmaya esas itibariyle bölge istikrarı adı altında Suudi Arabistan’ın ihtiyacı olduğu, İsrail’i de İran, Hizbullah ve Husiler açısından rahatlattığı, ABD’yle iyi ilişkiler içinde olan ve Hindistan’la gerginlik içinde bulunan Pakistan’a da güç verdiği söylenebilir.
Kısa bir müddet önce de bu anlaşmada olduğu gibi yine Suudi Arabistan’ın önderliğinde ve Türkiye’yle birlikte Pakistan, Mısır, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Ürdün, Yemen, Sudan, Cibuti, Somali, Bangladeş ve Komor Adaları olmak üzere 14 ülkenin katılımıyla, karargâhı da Riyad’da olan çok uluslu bir deniz savunma koalisyonu kurulmuştur.
Suudi Arabistan şimdi de Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki artan tehditlere karşı ortak mücadeleyle deniz ulaşımının güvenliğini sağlamak için çok uluslu bir savunma koalisyonu kurulacağını açıklamıştır.
Bu girişimlerin tümünün bölge istikrarı açısından önemli olduğu görülmekle birlikte, İran ve desteklediği örgütlere karşı yapıldığı algısı yarattığının da farkında olmak gerekir. Dolayısıyla da ABD’nin bilgisi ve teşvikiyle de kurulduğu düşünülmelidir. Nitekim son yıllarda Körfez’deki askeri yükünü azaltıp bölgesel ortaklara daha fazla sorumluluk devretmeye çalıştığı bilinen ABD’nin bu oluşumlara olumlu baktığı, verdiği mesajlardan da anlaşılmaktadır.
Her ne kadar taraflar bu anlaşma için, 'kolektif güvenlik' ve 'istikrar' vurgusu yapsa da İran’ın bu oluşumu kendisine yönelik bir tür 'stratejik çevreleme girişimi' olarak değerlendirmesi yanlış olmayacaktır.
Diğer taraftan Yunanistan, GKRY ve İsrail’in hem bireysel hem de Doğu Akdeniz’de oluşturduğu ittifakının, Mekke Anlaşmasından tedirginlik duydukları ve karşı tedbirler almak için araştırma içine girdikleri görülmektedir. Aynı şekilde Hindistan’ın da bu durumu endişeyle takip ettiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan gelişmelerin ve anlaşmanın adının da Mekke olmasının, bölgede yeni bir Şii-Sünni eksenli saflaşmayı tetikleyebileceği de söylenmektedir.
***
-NATO üyesi olan Türkiye’nin bu şekilde bir savunma paktına girmesine ihtiyaç olmadığı, bölgesinde kendisini savunacak güce sahip olduğu bilinmelidir. Bu ittifaka tehdit altındaki diğer ülkelerin de girmesiyle, Türkiye’ye tehdit olmayan ülkelerden ittifak içindeki diğer ülkelere yapılacak saldırılara, anlaşmanın gereği olarak çatışan ülkelere destek vererek veya çatışmaya katılarak taraf olmak mecburiyetinde kalabileceği de hesaba katılmalıdır.
-Saldırının İran veya uzantılarından gelmesi halinde Türkiye’nin bu unsurlarla istikrarı/ateşkesi/görüşmeleri sağlama konularında artık etkili olamayacağı, tehdidi de üzerine çekeceği düşünülmelidir. İmza atmış olsa da bunları da düşünerek temkinli hareket etmesinde fayda görülmektedir.
-Yeni bir gelişme olarak Türkiye’nin elindeki ABD menşeli 280 milyon ABD doları değerinde operasyonel etkinliği azalmış olan füze, roket, roketatar sistemi ve mühimmattın Ukrayna’ya transferi için ABD’den “olur” beklediği söylenmektedir. Uygulanan politika gereği ABD’nin olumlu cevap vermesi beklenen bu hususun, Rusya’yla zaten zayıflamış olan iyi ilişkilerimizi ve Ukrayna savaşındaki tarafsız tutumumuzu olumsuz etkileyeceği, bu durumun da İran’la birlikte Rusya’yı da karşımıza almamıza sebep olabileceği değerlendirilmektedir.
-Bu gelişmelere karşı siyasi akılla hareket ederek, karşılaşabileceğimiz olumsuzlukları önlemek ve gerektiğinde de karşı tedbirler alabilmek için gereken çalışmaları yapmakta fayda görülmektedir.