Saraybosna’nın tarihi çarşısında yürüyordum. Kalabalık arasında aniden karşımda Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı gördüm. O da yalnızdı. Hocayla tanışıklığım yoktu ama bakışları bana o kadar yakın geldi ki “Hayırdır hocam, nereye böyle?” diye sordum. Hoca da aynı içtenlikle yandaki Osmanlı döneminden kalma tarihi camiyi göstererek, “Camiyi görmeye geldim ama kapalı, bu çok değerli bir camidir. Hay Allah.” dedi... Ben de sanki oraların sorumlusuymuşum gibi “Açtırırız hocam” deyiverdim. Beraberce avluya girdik, kapıyı açtırmak için girişimde bulunmak üzere etrafa bakınırken, görevli geldi kapıyı açtı. Böylece bir sorun yaşamadan içeri girdik...
***
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, yönetim kurulu üyeleri ve 200 oda başkanı ile 2006 yılında Bosna-Hersek'e neredeyse bir çıkarma yapmıştı. Ben de gazeteci olarak kafiledeydim. İşadamları, ikili görüşmeler yaparken, bu arada Saraybosna’yı tanımaya çalışıyordum...
Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu faaliyetin onur konuğuydu ve ilk toplantıda önemli bir konferans verdi ve özetle şöyle dedi:
“Balkan Savaşı’nı unutursanız veya unuttunuz diye oradaki hakikat yok olmaz. Tarihi konularda umumi bir ilgisizlik var. Latince bir söz var; uyku zavallıların avuntusudur. Milletler, uyku ile sefil olur. Bosna, bir Osmanlı şehridir. Burada hâlâ Türk gelenekleri yaşıyor. Mesela evlenen bir delikanlı, bekâr arkadaşları ile irtibatı keser. Bu Osmanlı kültürüdür. Her köşesi medrese ile cami ile doludur. Bosna’nın ayanı Osmanlı ile akraba olmuştur. Adına bir de cami bulunan Gazi Hüsrev Bey, 2. Bayezıt’ın torunudur. 2. Bayezıt’ın kızı Selçuk Sultan buradan evlenmiştir. Doğan çocuk, Yavuz’un yeğeni, Kanuni’nin hala çocuğu idi. Bosna, 2. Viyana bozgunundan sonra bile elimizden çıkmamıştı. Niçin? Çünkü imparatorluğun bir parçası olmuştu. Sonra Bosna-Hersek’teki Hıristiyanlar Avusturya ve Rusya’nın kışkırtması ile isyan ediyor ve ülke Avusturya-Macaristan imparatorluğu tarafından 40 yıl süreyle işgal ediliyor. Avusturyalılar bu 40 yıllık dönemin kitabını yazmış. Biz ise 400 yılı unutmuşuz. O kitapta Boşnaklara ‘Türk’ deniliyor. Son savaşta, Sırplar buradaki Türk medeniyetini yok etmek için uğraştı. Şarkiyat Enstitüsünü bombaladılar. Burada Macar vali bulunduğu için o 40 yıl içinde Türk damgası silinmedi. Macarlar, Müslümanları tuttu ve göç edenlerin bir kısmını geri getirdi. Gördüler ki Müslümanlar hem çalışkan hem ahde vefalıdır. Kimliğinin oluşmasına katkıda bulunduğumuz bu halkın bugünkü taleplerine cevap vermeliyiz. Buraya yardım etmek zorundayız. Esasen üretime yönelik olmayan hiçbir ideoloji, plan veya proje yoktur. Çünkü üretim yoksa başarı da yoktur.”
***
Hani İlber Hoca için, “aydın tavı göstermedi” diyenler var ya, durum hiç de öyle değil... Sadi Somuncuoğlu’nun kurduğu Milli Düşünce Merkezi o zamanki çözüm sürecine karşı 2013 yılında Milli Aydınlar Bildirisi yayınlamıştı. Bildiriyi Sadi Somuncuoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Prof. Dr. İskender Öksüz, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ve Prof. Dr. Ümit Özdağ imzaya açmış, çok büyük destek görmüştü. İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Alev Alatlı, Ethem Ruhi Fığlalı gibi aydınların ve eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, eski Devlet Bakanı Kamran İnan, eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, emekli Büyükelçi İnal Batu ve Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, İlhan Kesici ve her biri birbirinden kıymetli 300 aydının imzaladığı bildiri yurt çapında büyük etki yaratmıştı.
Nitekim Prof. Dr. İskender Öksüz, anayasadan Türklük ifadesinin çıkarılmasına kimsenin gücünün yetmeyeceğini belirtmişti.
Bildiride Yeniçağ’dan Ahmet Yabuloğlu, Arslan Tekin ve benim de imzam vardı.
***
O bildiriye imza atan 300 aydın, İsmail Hami Danişmend’in “Bütün Türk âleminin merkezi ve bugünkü ana yurdunda genel Türk tarihinin varis ve mümessili olan Türk milliyeti, vatandaşlık, vatan, dil, din, ırk, kültür, ideal ve müşterek tarih birliğiyle birbirine bağlı fertlerden mürekkep bir kütledir.” tanımıyla yola çıkmıştı.
İlber Ortaylı da zaten, sadece Türkiye Türklüğünün değil bütün Türk dünyasının bir “orkestra gibi” davranmasını isterdi. Şimdi Türkiye’nin etrafının tam bir ateş çemberine dönüştüğü günlerde, Türkiye’nin İlber Hoca’nın da gösterdiği böyle bir yol açması gerekmez mi?
Ruhu şâd olsun.