Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine yönelik projelerin yeni olmadığı artık herkesin malumu. Kimileri adına Büyük Ortadoğu Projesi der, kimileri başka isimler kullanır. Ancak şu da bir gerçektir ki bölgemiz üzerinde uzun vadeli planlar yapıldığı artık inkâr edilemeyecek kadar açıktır.
Ben bugün meseleye Washington’dan, Brüksel’den ya da Ortadoğu haritalarından değil; kendi mahallemizden, kendi siyasi tarihimizden bakmak istiyorum.
Bu satırları Dünya Kupası vesilesiyle bulunduğum Amerika kıtasından, Meksika ve Küba penceresinden yazıyorum. Nedense canımı vereceğim ülkeden uzaklaştığımda, ülkeme karşı yapılan yanlışlar ve ihanetler daha net görünmeye başlıyor. Konu birilerine düşmanlık yapmak ya da siyasi hesaplaşma değildir. Konu Türkiye’nin ve Türk dünyasının geleceğine dair duyulan samimi kaygıdır. Bazen insan yaşadığı evin kusurlarını içerideyken fark edemez; ancak biraz uzaklaşıp geriye baktığında eksikleri, yanlışları ve tehlikeleri daha berrak görebilir.
Yıllar önce birileri çıkıp da “Türkiye’de bebek katili olarak tanımlanan bir terör örgütü liderini ve onun temsil ettiği yapıyı meşrulaştıracak süreç ancak milliyetçi bir parti eliyle yürütülebilir” deseydi herhalde çoğumuz buna güler geçerdik. “Bizimle dalga mı geçiyorsunuz?” derdik.
Meğer kimse dalga geçmiyormuş.
Olacakların haberini veriyorlarmış.
Bugün geriye dönüp baktığımızda Türk milliyetçiliği hareketi içerisinde yaşanan kırılmaları yan yana koyduğumuzda ortaya dikkat çekici bir tablo çıkıyor.
Önce Büyük Birlik Partisi ayrışması yaşandı.
Ardından Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş farklı bir siyasi yol izledi ve sonunda AK Parti saflarına geçti.
Sonra milliyetçi hareketin içerisindeki itiraz mekanizmalarının zayıflamasına neden olan yeni süreçler yaşandı.
En büyük kırılmalardan biri ise Sayın Meral Akşener ve arkadaşlarının MHP’den ayrılması oldu. Bunun nasıl gerçekleştiği konusunda farklı görüşler vardır. Kimileri bunun bir tasfiye olduğunu, kimileri ise daha farklı siyasi hesapların sonucu olduğunu savunmaktadır. Ancak sonuç değişmemiştir.
Sonuçta MHP içerisinde itiraz edebilen, eleştirebilen, toplumsal karşılığı olan ve kamuoyu oluşturabilen önemli bir kadro ayrılmıştır.
Siyasette bazen kişilerden daha önemli olan kurumların hafızasıdır.
Bir siyasi hareketin hafızası silinmeye başladığında geçmiş mücadeleleri, refleksleri ve direnç noktaları da zayıflamaya başlar.
Bugün yaşanan tartışmalara baktığımda beni en çok düşündüren konu budur.
Bir zamanlar terörle mücadeleyi siyaset üstü bir mesele olarak gören, bu uğurda bedeller ödeyen insanların oluşturduğu bir siyasi gelenekte bugün çok farklı söylemlerin sorgulanmadan kabul görebilmesi üzerinde durulması gereken bir durumdur.
Benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta tam da budur.
Cumhur İttifakı’nın kurulmasıyla birlikte Türkiye’de iktidar ve muhalefet dengelerinin yeniden şekillendiğini görüyoruz. Siyasetin yeni bir dizayna tabi tutulduğu yönündeki görüşler de toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulmaktadır.
Bana göre bugün yaşananları anlayabilmek için yalnızca bugüne değil, son kırk yılda milliyetçi hareket içerisinde yaşanan ayrışmalara, kopuşlara ve dönüşümlere de bakmak gerekiyor.
Çünkü hafızasını kaybeden hareketler yalnızca geçmişlerini değil, geleceğe dair pusulalarını da kaybederler.
Belki yanılıyor olabilirim.
Belki bazıları bu değerlendirmeleri abartılı bulabilir.
Ancak geçmiş mücadeleleri bilenlere, ülkücü hareketin tarihine vakıf olanlara ve yaşanan dönüşümü dikkatle inceleyenlere şu soruyu sormak isterim:
Bugün ortaya çıkan tablo ile yirmi, otuz veya kırk yıl önceki tablo arasında gerçekten hiçbir fark yok mudur?
İşte bütün mesele bu soruya verilecek samimi cevapta gizlidir.