Son yıllarda farklı ülkeleri gezip görme imkânı buldukça dikkatimi çeken bazı gerçekler var. Elbette bunlar mutlak doğrular değildir ancak gözlemlerimi paylaşmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Ekonomik olarak gelişmiş, hukuk sistemi oturmuş, vatandaşının temel ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılayabilen ülkelerde dinin günlük hayattaki görünürlüğünün azaldığını, ibadethanelerin sosyal hayatın merkezinden uzaklaştığını görmek mümkündür. Aynı şekilde aşırı milliyetçi söylemlerin de toplumun gündelik hayatında çok belirleyici olmadığı dikkat çekmektedir.

Buna karşılık ekonomik sıkıntılar yaşayan, demokrasi kültürü zayıf, yönetim anlayışı otoriter veya yarı otoriter olan ülkelerde ise bayrakların, sloganların, hamasi söylemlerin ve dini sembollerin çok daha görünür hale geldiği görülmektedir. Meydanlarda, televizyonlarda ve siyasi konuşmalarda sürekli olarak din ve milliyetçilik vurgusunun öne çıkarılması tesadüf değildir.

Bazı sosyal bilimciler ve siyaset bilimciler, bunun toplumları yönetmenin en kolay yollarından biri olduğunu iddia ediyor. İnsanların ekonomik sorunlarını, adalet taleplerini veya özgürlük beklentilerini ikinci plana itmek isteyen yönetimler, zaman zaman milliyetçilik ve din duygularını yoğun şekilde kullanabiliyorlar. Bu görüşe tamamen katılmak zorunda değiliz ancak gözlemler karşısında da bütünüyle itiraz etmek kolay görünmüyor.

Burada önemli olan nokta, dinin veya milliyetçiliğin kendisi değildir. Çünkü hem din hem de milliyetçilik toplumların en önemli değerleri arasındadır. Sorun, bunların içinin boşaltılması ve sadece slogan seviyesine indirgenmesidir.

Vatan sevgisi üretime, adalete, dürüstlüğe ve fedakârlığa dönüşmüyorsa milliyetçilik sadece hamasete dönüşür. İnanç, ahlaka, vicdana, kul hakkına saygıya ve doğruluğa dönüşmüyorsa dindarlık da sadece bir gösteriye dönüşür.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yapılan öz eleştirilerde, devletin ideolojik sloganlarla gerçek sorunları uzun süre örttüğü kabul edilmiştir. Ortadoğu’nun birçok ülkesinde ise yıllarca dini veya milli söylemler ön planda tutulurken ekonomik kalkınma, hukuk ve özgürlükler geri planda kalmıştır. Sonuçta toplumlar büyük bedeller ödemiştir.

Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Daha çok bayrak görmek mi istiyoruz, yoksa o bayrağın altında huzur ve adalet içinde yaşayan insanlar mı? Daha çok dini slogan duymak mı istiyoruz, yoksa dinin emrettiği ahlakı ve merhameti hayatın içinde görmek mi?

Gerçek milliyetçilik, ülkesini daha güçlü hale getirmektir. Gerçek dindarlık ise insanı daha dürüst, daha adil ve daha vicdanlı yapmaktır.

Din de milliyetçilik de insanları yüceltmek için vardır. Eğer bir noktadan sonra aklı, vicdanı ve sorgulama yeteneğini devre dışı bırakıyorsa, orada durup yeniden düşünmek gerekir.

Gözlem yapanı suçlamak yerine, gözlemin doğru olup olmadığını tartışmak daha sağlıklı bir yol olacaktır.