Eylül 2022’de Türkiye’nin dış politika ekseni tartışılırken gündeme bir kez daha “Şanghay Beşlisi” girmişti. Aslında doğru adıyla Şanghay İşbirliği Örgütü olan bu yapı, Türkiye açısından yeni bir başlık değildi. Ancak o dönemde hem Cumhurbaşkanı’nın hem de Devlet Bahçeli başta olmak üzere Milliyetçi Hareket Partisi çevresinin bu konuyu daha güçlü bir şekilde dillendirmesi dikkat çekmişti.
Bahçeli, 2022’de yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yaşanan sorunlara işaret ederek alternatif arayışların meşru olduğunu vurgulamış, “çok kutuplu dünya” vurgusunu öne çıkarmıştı. Bu açıklamalar o gün için bazı kesimler tarafından “eksen kayması” tartışmalarıyla eleştirilmişti. Ancak bugün geldiğimiz noktada, aynı başlıkların yeniden ve hatta daha sert bir tonla gündeme taşındığını görüyoruz.
Peki bu bir öngörü müydü, yoksa zaten görünür olan bir kırılmanın doğal devamı mı?
2022’ye geri döndüğümüzde aslında dünya zaten bir kırılmanın içindeydi. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ile başlayan süreç, küresel dengeleri sarsmıştı. Enerji hatları, tedarik zincirleri, askeri bloklar yeniden konuşuluyordu. Türkiye ise coğrafi konumu gereği bu fay hatlarının tam ortasındaydı. O gün yapılan “Şanghay” vurgusu, bir yönüyle bu yeni dünyanın erken okuması olarak görülebilir.
Ancak mesele sadece dış politika değildi. Asıl dikkat çekici olan, bu söylemin iç politikaya bakan yönüydü.
Bahçeli’nin 2022’deki açıklamalarında “Türkiye yalnız değildir” vurgusu sıkça tekrarlandı. Bu ifade, sadece uluslararası ilişkiler açısından değil, aynı zamanda iç kamuoyuna dönük bir psikolojik mesaj niteliği taşıyordu. Çünkü o dönemde de Türkiye’de ciddi bir kutuplaşma, ekonomik sıkıntılar ve siyasi gerilimler vardı. Yani dışarıda yeni ittifak arayışı konuşulurken, içeride aslında bir “dayanıklılık” tartışması yaşanıyordu.
Bugüne geldiğimizde ise tablo daha sert.
Ortadoğu’da art arda yaşanan krizler, İsrail-Filistin hattındaki gerilim, İran merkezli riskler, Suriye’de bitmeyen denklem… Tüm bunlar Türkiye’nin çevresinde adeta bir ateş çemberi oluşturmuş durumda. Küresel ölçekte ise ABD-Çin rekabeti daha görünür, Rusya-Batı gerilimi daha keskin.
İşte tam bu noktada Bahçeli’nin son açıklamalarında yine benzer bir hat görüyoruz. Şanghay İşbirliği Örgütü vurgusu bu kez daha açık bir şekilde “alternatif” değil, neredeyse “zorunlu seçenek” gibi sunuluyor. Ancak bu açıklamaların asıl ağırlık merkezi yine içeriye dönük: “iç cephe.”
Son dönemde sıkça kullanılan “iç cepheyi tahkim etmek” ifadesi, aslında Türkiye’nin karşı karşıya olduğu risklerin sadece dış tehditlerle sınırlı görülmediğini gösteriyor. Bu söylem, toplumsal birlik, siyasi uyum ve devlet-millet bütünlüğü gibi kavramları öne çıkarıyor.
Fakat burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bu tahkim sürecinde geç mi kalındı?
2022’de yapılan uyarılar, aslında sadece dış politika ekseniyle ilgili değildi. O dönemde de Türkiye’de sert bir siyasi dil, derin bir toplumsal ayrışma ve karşılıklı güvensizlik hakimdi. Medya, siyaset ve hatta günlük hayat, giderek daha fazla kutuplaşmıştı. Bu durum, dışarıdan gelen risklere karşı içeride güçlü bir direnç oluşturmayı zorlaştırıyordu.
Bugün ise bu sorunların önemli bir kısmı hâlâ yerinde duruyor. Hatta bazı alanlarda daha da derinleşmiş durumda.
İç cepheyi tahkim etmek, sadece siyasi birlik çağrısı yapmakla mümkün değil. Bu, aynı zamanda adalet duygusunu güçlendirmeyi, ekonomik yükü daha dengeli dağıtmayı, farklı görüşlerin kendini ifade edebileceği bir zemin oluşturmayı gerektirir. Aksi halde “birlik” söylemi, geniş kesimler için karşılık bulmakta zorlanır.
Bahçeli’nin hem 2022’de hem de bugün yaptığı açıklamalar, devlet aklının belli riskleri erken gördüğünü düşündürüyor. Ancak bu risklerin sadece dış politika araçlarıyla yönetilemeyeceği de açık. Şanghay İşbirliği Örgütü gibi alternatifler, Türkiye’ye manevra alanı kazandırabilir; fakat içerideki kırılganlıkları tek başına ortadan kaldırmaz.
Belki de asıl mesele tam burada yatıyor: Dışarıda alternatif ararken içeride yeterince güçlü bir zemin oluşturabildik mi?
Eğer 2022’deki söylemleri bir “erken uyarı” olarak kabul edersek, bugün gelinen noktada bu uyarıların ne kadarının hayata geçirildiğini sorgulamak gerekir. İç cepheyi tahkim etmek, kriz anlarında hatırlanan bir refleks değil, uzun vadeli bir strateji olmalıdır. Eğitimden ekonomiye, hukuktan medyaya kadar geniş bir alanda tutarlılık gerektirir.
Aksi halde şu tablo ortaya çıkar: Dışarıda çok kutuplu dünyaya uyum sağlamaya çalışan, yeni ittifaklar arayan bir Türkiye; içeride ise kendi içinde uzlaşmakta zorlanan bir toplum.
Bu çelişki sürdürülebilir değildir.
Sonuç olarak, 2022’de yapılan Şanghay vurgusunu tamamen “bugünü öngören bir stratejik deha” olarak görmek de, tamamen “günübirlik bir siyasi söylem” olarak küçümsemek de eksik olur. Gerçek muhtemelen bu ikisinin arasında bir yerde.
Evet, dünya yeni bir döneme giriyordu ve bu görülüyordu. Ancak aynı dönemde içeride yapılması gerekenler konusunda ne kadar mesafe alındığı tartışmalıdır.
Bugün “iç cepheyi tahkim edelim” deniyorsa, bu çağrı kıymetlidir. Ama bir o kadar da gecikmiş bir çağrı olma ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Çünkü güçlü bir dış politika, ancak sağlam bir iç zemin üzerinde yükselir. Ve o zemin, kriz anlarında değil, krizlerden önce inşa edilir.