Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye romanı ile Yeşilçam’ın aynı adlı sinema uyarlaması, yalnızca bir edebiyat–sinema farkını değil, Türkiye’nin kadına bakışındaki ideolojik kırılmayı da gözler önüne serer. Aynı isim, aynı sokaklar, aynı kadın… Ama bakış bambaşkadır.

Derviş’in Cevriye’si, erkek şiddeti, polis baskısı, yoksulluk ve ahlakçı toplum tarafından kuşatılmış bir hayatın içindedir. O bir “düşmüş kadın” değildir; düşürülmüş, itilmiş, sıkıştırılmış bir kadındır. Hayatta kalmak için bedenini ve zekâsını kullanan, sokakla, erkeklerle ve devletle aynı anda mücadele eden bir figürdür. Yazar, Cevriye’yi romantize etmez ama yargılamaz da. Onu bir ahlak dersi değil, bir sosyal gerçeklik olarak kurar.

Yeşilçam’ın Cevriye’si ise başka bir yere konur. Filmde karakter hâlâ bir sokak kadınıdır ama bu artık politik bir konum değil, duygusal bir dekor haline getirilir. Seyircinin vicdanını rahatlatacak biçimde “aslında çok temiz, çok fedakâr, çok masum” bir kadına dönüştürülür. Acı çekmesi, sevmesi, âşık olması vardır ama sistemi sorgulaması yoktur. Onun trajedisi artık sınıfsal ve toplumsal değil, kişisel ve kadercidir.

Roman, Cevriye’yi erkeklerin dünyasında ayakta kalmaya çalışan bir özne olarak kurar. Erkekler ona zarar verir, kullanır, sömürür ama o sadece kurban değildir; kimi zaman oyun kuran, kimi zaman direnen, kimi zaman manipüle eden bir figürdür. Yeşilçam’da ise bu özne silinir. Cevriye’nin direnci yerini fedakârlığa bırakır. Erkeklere karşı mücadele eden bir kadın değil, bir erkeğin sevgisiyle “kurtulmayı” bekleyen bir kadın yaratılır.

Suat Derviş, Cevriye’nin bedenini ve hayatını bir ahlak meselesi olarak değil, bir iktisat ve iktidar meselesi olarak ele alır. Kadın, sokakta çünkü başka seçeneği yoktur. Film ise bunu tersine çevirir. Sokakta ama kalbi temizdir. Böylece izleyici hem kadını sever hem de düzeni sorgulamak zorunda kalmaz.

Romanın Cevriye’si toplumu rahatsız eden bir kadındır, filminki ise toplumu rahatlatan. Çünkü Yeşilçam, kadının acısını gösterirken bile ‘erkek merkezli ahlak’ı yeniden üretir. Kadın güçlü olamaz, ancak iyi niyetli ve mazlum olabilir. Oysa Derviş’in Cevriye’si tam da bu yüzden tehlikelidir.

“Hem yaralıdır hem güçlüdür.”

Bu fark, iki dönemin ideolojik iklimini de ele verir. 1940’ların Suat Derviş’i, kadını toplumsal bir özne olarak yazar. 1960’ların–70’lerin Yeşilçam’ı ise onu romantik bir figüre indirger. Aynı karakter, biri için sistem eleştirisi, diğeri için melodram malzemesidir.

Fosforlu Cevriye böylece yalnızca bir edebiyat ve sinema karakteri değil, Türkiye’nin kadına nasıl baktığının aynası haline gelir. Roman kadına “neden buradasın?” diye sorarken, film “ne kadar acı çekiyorsun?” diye sorar. Ve bu küçük fark, aslında kocaman bir dünya farkıdır.

Takvime baktığımızda zaman akıyor ve ileriye gidiyor gibi görünüyoruz.

“… gibi görünmek” bu da başka yazının konusu…