Mehmet Bey’in başarılı para politikası önce vatandaşı, sonra esnafı, şimdi de sanayiciyi vuruyor.

Türkiye’nin en büyük sanayicileri bile yurtdışında rekabet edememekten, yurt içinde ise mallarını satamamaktan şikayetçi.

TÜSİAD tarafından açıklanan Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksindeki gerileme, bu durumu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Rapora bakıldığında Türkiye ekonomisi artık tek bir sorunla değil; iç içe geçmiş, çok katmanlı pek çok sorunla karşı karşıya.

Yurt dışı rekabet denince elbette akla ilk olarak kur seviyesi geliyor; ancak bugün rekabet gücünü aşındıran yapı sadece “kur seviyesi” değil aynı zamanda kur etkili “maliyet artışı” da.

Yani bu iki unsur birbirini besleyen bir döngüye girmiş durumda.

Buna ek olarak bir de ithal bağımlılığı üzerinden oluşan "fiyatlama tekelleri" meselesi var.

Üretici artık hem yüksek maliyetle üretim yapıyor hem de bu maliyetleri dengeleyecek bir kur avantajına sahip değil.

Hammadde, finansman, vergi, enerji ve ara malı maliyetleri rakip ülkelere göre çok daha hızlı artarken; kurun görece baskılı seyri, ihracatçının elini her geçen gün biraz daha zayıflatıyor.

Neredeyse sanayici batsın diye yapılabilecek her şey yapılıyor.

Mehmet Bey yıllar önce, “Küreselcilerle ulusalcılar arasında bir tercih yapacaksam elbette küreselcileri seçerim” diye boşuna dememiş.

İşte bu seçim; Türkiye’de milli kaynaklarla sanayi üretimini bitiren seçimdir.

Bugün öyle bir noktaya geldik ki ne yazık ki üretimin önemli bir bölümü ithal ara mal ve hammaddeye dayanıyor.

Yani üretici sadece içerideki maliyetlerle değil, dışarıdaki tedarik zincirinin fiyatlama davranışıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Asıl soru ise şu: “Kur düşük olmasına rağmen ithalata bağlı üretim maliyetleri neden düşmüyor?”

Evet, teoride kur baskılandığında ithalatın ucuzlaması gerekir; ancak bizde durum artık böyle değil.

Pazarı tamamen ele geçirmiş ve tekelleşmiş yabancılar, artık istedikleri gibi fiyat belirliyor.

Tam burada isim vermeden bir Amerikan pizza devini örnek verelim… Bu dev:

“Etrafındaki diğer pizzacıları batırmak için önce zararına pizza satar. Rakipleri batırıp, pazarda tekel durumuna geldiğinde ise fiyatları istediği gibi belirler.”

Bugün bizim sanayimizde de durum aynı.

Birçok sektörde Türkiye’nin ithal ettiği ara mallar, küresel ölçekte sınırlı sayıda büyük üretici tarafından sağlanıyor.

Bu küresel tekeller, 2001 yılından beri uygulanan "Güçlü TL" ve “Zararına fiyat” politikalarıyla pazarı tamamen ele geçirdi.

Finansman olarak bunlarla baş edemeyen ve bir de ekonomi yönetiminin desteğini alamayarak yalnız bırakılan yerli hammadde ve ara mal üreticileri piyasadan tamamen silindi.

Pazar tamamen küresel tekellerin insafına terk edildi.

Ve şimdi bu küresel tekeller piyasada istediği gibi at koşturuyor.

Bunu; petrokimyadan elektronik bileşenlere, tarımdan kimyasal girdilere, otomobil yan sanayinden tekstile kadar her alanda görüyoruz.

Her sektörde birkaç yabancı büyük oyuncu piyasayı domine ediyor.

Ve ne yazık ki artık, vergi rekortmeni sanayi devlerimiz bile bu "abilere" gebe kalmış durumda.

Bir başka handikap ise ekonomi yönetimine duyulan büyük güvensizlik.

Kur sabit kalsa bile, kimse kurun ne zaman kırılacağını öngöremiyor.

Daha önce defalarca yaşanan tecrübelerden dolayı hemen herkes kuru ekran fiyatıyla değil, gerçek verilerin yaratabileceği kırılgan beklentilerle fiyatlıyor.

Emin olun kurun verilerle uyumlu olmadığını içteki de dıştaki de gayet iyi biliyor.

Onun için; kur ekranda 44 görünürken, maliyetleme 70-80 liraya göre yapılıyor.

Böylece Türkiye’de üretici, kur artmasa bile maliyet artışı ile karşı karşıya kalıyor.

Bu durum aslında kur baskısının dolaylı bir sonucu.

Kurun gerçek piyasa koşullarını yansıtmaması, herkesin fiyatlama davranışını doğal olarak bozuyor.

Yani kur düşük tutulsa bile, ithal edilen ürünlerin fiyatı “risk primi” eklenerek yükseliyor.

Geçmişte Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerde de benzer bir döngü yaşanmıştı.

İthal bağımlılığı yüksek olan bu ekonomilerde, kur ve maliyet dengesi bozulduğunda dış tedarikçilerin fiyatlama gücü iç piyasayı daha da kırılgan hale getirmiş ve büyük krizlere sebep olmuştu.

Bu işin sürdürülemez olduğunu görünce bizden başka herkes bu saçma formülden vazgeçti.

Sonuç olarak; bugün Türkiye’de ortaya çıkan tabloyu tek cümleyle özetlemek gerekirse: Rekabet gücünü bitiren şey sadece maliyetlerin artması ya da kurun seviyesi değil; ithal bağımlılığı, kur baskısı ve küresel tedarikçilerin tekel fiyatlama gücünün aynı anda devrede olması.

Bu yapı, üreticiyi üç yönlü bir sıkışmaya sokuyor:

  1. Artan hammadde ve üretim maliyetleri,
  2. Kurun bu maliyetleri dengeleyememesi,
  3. İthal girdilerde dış kaynaklı fiyat artışları.

Kısaca Türkiye ekonomisi, rekabet araçlarının etkisini tamamen kaybetmiş durumda.

Ve bu sarmaldan ne sadece kur artışı ile ne de sadece maliyet kontrolü ile çıkılabilir.

İthal bağımlılığını azaltmadan, tedarik zincirinde yerli kapasiteyi artırmadan ve kur-maliyet dengesini sağlıklı bir zemine oturtmadan rekabet gücünü kalıcı hale getirmek mümkün değil.

İşte onun için durmadan; “Kısa vadeli para politikaları ile bu iş olmaz, çözüm milli ekonomi ve planlamada” deyip duruyoruz.