Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde son günlerde yaşanan gelişmeler, hem iç siyasette hem de Kıbrıs meselesinde çarpıcı bir tabloyu gözler önüne seriyor. Bir yanda genel grev ve toplumsal gerilimler, diğer yanda ise Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde gerçekleştirilen liderler görüşmesi… Ancak tüm bu hareketliliğe rağmen ortaya çıkan sonuç değişmiyor: Somut bir ilerleme yok, aynı söylemler, aynı çıkmaz devam ediyor.
KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile Rum lider faşist Eokacı/Enosisçi Nikos Hristodulidis’in BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Khassim Diagne ev sahipliğinde gerçekleştirdiği görüşme, beklendiği gibi yine “olumlu atmosfer” söylemleriyle süslendi. Ancak bu diplomatik ifadelerin ardında elle tutulur hiçbir gelişmenin olmaması dikkat çekti. Görüşme sonrasında yeni bir tarih verilmesi ve “belki ileride somut açıklamalar yapılabilir” mesajı, aslında sürecin zamana yayılmasından başka bir anlam taşımıyor.
Daha da dikkat çekici olan ise bu görüşmenin, Rum lider Hristodulidis’in son derece sert ve açık mesajlar verdiği bir dönemde gerçekleşmiş olmasıdır. EOKA’nın kuruluş yıldönümünde yaptığı açıklamalarda adanın tamamı için mücadele vurgusu yapan, “Girne’den Mağusa’ya, Karpaz’dan Erenköy’e kadar özgürleşme” söylemini dile getiren bir liderle masaya oturulması kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Bu açıklamalar, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini yok sayan ve Enosis hayalini diri tutan bir zihniyetin hâlâ aktif olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Hristodulidis’in söylemleri bununla da sınırlı değildir. Son açıklamalarında Rum Milli Muhafız Ordusu’nun güçlendirileceğini, savunma sanayisinin geliştirileceğini ve Avrupa Birliği fonlarıyla askeri kapasitenin artırılacağını açıkça ifade etmiştir. “Türk işgali” söylemini sürdürerek silahlanmayı meşrulaştırmaya çalışan bu yaklaşım, bölgede tansiyonu düşürmek yerine yükseltme potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, Rum tarafının çözümden çok güç dengesi kurmaya odaklandığını göstermektedir.
Tüm bu gelişmeler ışığında yapılan liderler görüşmesinin “beyhude” olarak nitelendirilmesi abartı değildir. Zira ortada ne güven artırıcı önlemlerde somut bir ilerleme vardır ne de taraflar arasında gerçek bir uzlaşı zemini oluşmuştur. Geçiş kapıları gibi en temel konularda dahi adım atılamamış olması, daha kapsamlı bir çözümün ne kadar uzak olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Öte yandan KKTC’de yaşanan iç gelişmeler de dikkat çekicidir. Genel grev sürecinde yaşanan olaylar ve toplumsal gerilim, ülkenin kendi iç dinamiklerinde de hassas bir dönemden geçtiğini ortaya koymaktadır. Böyle bir ortamda gerçekleştirilen ve basına kapalı yapılan görüşmeler, “şeffaflık” tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.
Tüm bu tabloya rağmen dikkat çeken bir diğer önemli gelişme ise Türk dünyasıyla kurulan ilişkilerin giderek güçlenmesidir. Bakü’de gerçekleştirilen Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine KKTC Başbakanı’nın katılması, uluslararası alanda yeni bir dönemin işareti olarak değerlendirilmektedir. Bu gelişme, Kıbrıs Türkü’nün yalnız olmadığını ve alternatif diplomatik kanalların güçlendiğini göstermektedir.
Sonuç olarak; Kıbrıs meselesinde değişmeyen bir gerçek vardır: Rum tarafının zihniyeti değişmeden çözüm mümkün değildir. EOKA’yı yücelten, Enosis hedefini diri tutan ve Kıbrıs Türk halkının egemenliğini yok sayan bir anlayışla yürütülen görüşmelerden kalıcı bir sonuç çıkması beklenmemelidir. Bugün yaşananlar, bir kez daha “görüşme” adı altında zaman kazanma stratejisinin sürdüğünü ortaya koymaktadır.
Kıbrıs Türk halkı için asıl mesele, bu gerçekleri doğru okuyarak kendi geleceğini sağlam temeller üzerine inşa etmektir. Çünkü görünen o ki, masada değişen bir şey yok… ancak sahada dengeler değişmeye başlamıştır.
KKTC’de yaşanan iç gelişmeler konusuna yeniden dönecek olursam, sendikaların başlattığı grev süreci, Meclis’e yönelik fiili müdahaleyle kabul edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Sendika üyelerinin Meclis’i basmaları kabul edilemez. Cumhuriyet Meclisi, halk iradesinin ve devlet egemenliğinin tecelli ettiği yerdir; buraya yönelen her müdahale demokrasiye yapılmış sayılır. Geçmişte banka krizi döneminde yaşanan benzer olayların da toplumda karşılık bulmadığı unutulmamalıdır. Hak arayışı ancak demokratik ve hukuki sınırlar içinde meşrudur. Bu sınırların aşılması, toplumsal barışı zedeler ve meşruiyeti ortadan kaldırır. Meclis kırmızı çizgidir ve hiçbir gerekçeyle hedef alınamaz. KKTC iktidarı değiştirmek uğruna devreye koyulan operasyon ile 5.Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın cumhurbaşkanlığını kaybetmesi arasında dayanılmaz ve katlanılmaz bir ilişki olduğu açıktır; bu konuda şimdilik bu kadarla yetinmem yeterlidir.