Doğu Akdeniz’de dengeler hızla değişirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin attığı adımlar Ada’yı bölgesel bir hesaplaşmanın ön cephesine sürüklüyor. Baf’taki Andreas Papandreu askeri hava üssünün ABD kullanımına açılması, İngiliz egemen üs bölgelerinin Washington’un operasyonel planlarına entegre edilmesi ve İsrail’le derinleşen askeri işbirliği, Kıbrıs’ı fiilen bir ileri karakol haline getirmiştir. Bu tablo yalnızca Kıbrıs Türk halkı için değil, Ada’nın tamamı için ciddi bir güvenlik riski üretmektedir.

Öncelikle şu gerçeği net biçimde ifade etmek gerekir ki, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Bir devletin başka bir devlete karşı kuvvet kullanabilmesi ya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla ya da açık ve yakın bir silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa kapsamında mümkündür. Bu iki şartın da oluşmadığı bir tabloda yapılan operasyonlar, “önleyici güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılamaz.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in hedef alınarak öldürülmesi ve masum sivillerin katledilmeleri ise hangi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın kabul edilemez. Demokrasi ve özgürlük söylemleri, başkentleri bombalayarak, sivilleri öldürerek inandırıcı hale gelmez. Ortadoğu’nun son yirmi yılı, askeri müdahalelerin toplumlara istikrar değil kaos getirdiğini acı biçimde göstermiştir. Irak, Suriye, Filistin ve Libya örnekleri hafızalardadır.

Tam da bu ortamda Güney Kıbrıs’ın ABD ve İsrail’le askeri entegrasyonu, Ada’yı potansiyel bir misilleme alanına dönüştürmektedir. İran ve Hizbullah’ın açık tehditleri dikkate alındığında, Güney’in yabancı askeri unsurlara kapılarını sonuna kadar açması son derece riskli bir tercihtir. Avrupa Birliği üyesi Fransa ve Almanya’nın askeri gemilerini bölgeye göndermesi, Yunanistan’ın F-16 savaş uçaklarını Kıbrıs’a konuşlandırması ve bir fırkateyni yola çıkarması, Ada çevresinde askeri yoğunlaşmanın hızlandığını göstermektedir. Küçük bir ada, büyük güçlerin askeri vitrinine dönüştürülmektedir.

Oysa 1960’ta imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları ve bunların tamamlayıcısı olan Garanti Antlaşması, Kıbrıs’ın herhangi bir askeri ittifaka dahil edilmesini ve üçüncü devletlerin nüfuz alanına dönüşmesini sınırlayan açık hükümler içermektedir. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık garantör devletler olarak Ada’daki anayasal düzenin korunmasından sorumludur. Bugün Güney Kıbrıs’ın İsrail’le imzaladığı kapsamlı savunma anlaşmaları, ABD’ye açılan üsler ve Fransa’ya verilen deniz konuşlanma imkânı, bu ruhla bağdaşmamaktadır.

Burada kritik soru şudur: Garantör Türkiye nasıl bir siyaset izlemelidir?

Öncelikle Türkiye, hukuki zemini güçlü biçimde işletmelidir. 1960 düzeninin ihlal edildiği uluslararası platformlarda sistematik biçimde gündeme getirilmelidir. Güney’in attığı adımların yalnızca Kıbrıs Türk halkını ve Türkiye’yi değil, Ada’nın tamamını risk altına soktuğu vurgulanmalıdır. Kıbrıs’ın askeri bloklaşma alanına dönüştürülmesinin Doğu Akdeniz’de kırılganlığı artırdığı anlatılmalıdır.

İkinci olarak, caydırıcılık güçlendirilmelidir. KKTC’nin güvenliği Türkiye açısından vazgeçilmezdir. Son dönemde hava savunma kapasitesinin artırılması, Hisar ve benzer yerli sistemlerin konuşlandırılması ve deniz-hava devriyelerinin yoğunlaştırılması bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu adımlar saldırgan değil, artan risklere karşı savunma amaçlıdır. Çünkü Güney’de askeri yığınak artarken Kuzey’in savunmasız bırakılması düşünülemez.

Üçüncü olarak, Türkiye kontrollü ve akılcı bir strateji izlemelidir. Doğrudan büyük güçlerle çatışma hattına sürüklenmek, bölgesel istikrarı daha da zayıflatır. Bu nedenle diplomatik kanallar açık tutulmalı, ABD ve Avrupa başkentlerine Ada’nın cepheleştirilmesinin yaratacağı sonuçlar anlatılmalıdır. Aynı zamanda KKTC’nin uluslararası görünürlüğü artırılmalı, siyasi eşitlik ve egemen eşitlik tezleri daha güçlü biçimde savunulmalıdır.

Rum yönetiminin İsrail’le geliştirdiği askeri ilişkiler, Ada’yı Orta Doğu’daki her gerilimin doğal uzantısı haline getirme riski taşımaktadır. Kıbrıs, tarih boyunca büyük güç rekabetinin merkezinde yer aldı; ancak hiçbir dönem bu kadar açık bir askeri bloklaşma sergilenmemişti. Bugün yapılan tercih, güvenlik üretmek yerine tehdit davet etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik meşruiyetten yoksun saldırıları bölgeyi ateşe atarken, Ada’nın bu denklemin parçası haline getirilmesi büyük bir stratejik hatadır. Türkiye izlemekte olduğu denge siyaseti ile ,ileride oluşabilecek daha aşırı tehditleri de dikkate almak, hamasetle değil akılla, tırmanışla değil caydırıcılıkla hareket etmek zorundadır.

Kıbrıs bir cephe değil, barış adası olmalıdır. Garantör Türkiye’nin görevi, hem Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağlamak hem de Ada’nın küresel güçlerin çatışma sahasına dönüşmesini engellemektir. Soğukkanlı, kararlı ve dengeli bir strateji bugün her zamankinden daha hayati önemdedir.