“Terörsüz Türkiye”, hiçbir pazarlık ve beklenti olmadan teröristlerin silahlarını bırakması ve örgütün bütün unsurlarıyla lağvedilmesi, çatışmasız/huzurlu bir ortam şeklinde açıklanmıştır.

Ancak devam eden süreçte, terörist başının, bölücü siyaset yapan, ayrıca bu konuyu dillendiren ve yöneten siyasetçilerin, medya ve bazı sivil toplum örgüt mensuplarının, ayrıca dış ülke temsilcileri ve mensuplarının beyanları, konunun böyle gelişmediğini, bölücülerin taleplerinin ön plana çıktığını ve bir pazarlık sürecine dönüştüğünü göstermiştir. Sürecin sadece bölücüler tarafından değil, dönüşüm beklentisinde olan iç ve dış mihraklarca da fırsat olarak görüldüğü anlaşılmıştır.

Ayrıca Komisyon çalışmaları sonucunda hazırlanan raporun da sadece örgütünün bütünüyle silah bırakması ve kendilerini feshetmesini değil, teröristlerin affı, statüleri, akıbetleri ve bölücü sonuçlara sebep olabilecek taleplerinin yerine getirilmesini kapsayan kanun ve düzenlemelerin yapılmasını da ihtiva edeceği müşahede edilmiştir.

Sürecin benimsenmesinde sıkıntı var

Süreç ilerledikçe durumun Türk Milletinin büyük çoğunluğu tarafından benimsenmesinde sıkıntı olduğu ortaya çıkmıştır. Yönetim sürecin desteklendiğini ifade etse de hatta bunu benimsemeyen ve eleştirenleri (en hafif ifadesiyle) tenkit etse de durumun böyle olmadığını bilmekte ve giderilmesi için arayış içinde olduğu, bunun için de acele etmediği anlaşılmaktadır. Yönetim ortağı ile bölücü siyaset yapanların ise bundan rahatsızlık duyup, sürece hız kazandırılmasını ve bir an önce somut sonuçlara ulaşılmasını talep ettikleri görülmektedir.

Yönetimin, terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bırakmasının somut olarak ortaya konmasını, bunun sadece yurt içindekileri değil, yurtdışındaki unsurları da kapsamasını, fesih işlemlerinin gerçekleşmesini ve bu işlemlerin devletin organları tarafından da raporlanmasını beklediği, diğer hususları ise bundan sonra değerlendireceği anlaşılmaktadır. Bu süreçte seçmen davranışının göz önünde bulundurulacağı, atılacak adımların oy kaybına sebep olmamasına dikkat edileceği kıymetlendirilmektedir. Terörist başının sıklıkla gündeme gelmesinin, ona kurucu önder denmesinin, sanki suçsuzmuş gibi davranılmasının hem onun hem de bölücü siyaset yapanların fütursuzca ortaya koydukları bölücülük içeren beyanlarının ve mesajlarının yarattığı rahatsızlığın sebep olduğu olumsuzluklara karşı daha temkinli ve dikkatli olunacağı düşünülmektedir.

Yasal süreç hazırlıkları

“Terörsüz Türkiye” isminden anlaşılan amacı kabul etmeyecek hiç kimse yoktur. Ancak bölücü siyaset yapanlar, işledikleri cinayetlerin hatırlanmaması için “terör” yerine “barış” denmesini istemekte, barışın savaşan devletler, çatışan toplumlar ve aşiretler ve kavga edenler arasında olacağını bilmelerine rağmen, Türkler ile Kürtler arasında barıştan söz etmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti terörle ve teröristle mücadele etmiş, vatanı, devleti ve milleti böldürmemiştir. Ülkede Türk kökenliler ile Kürt kökenliler etnik olarak çatışmamış, kavga etmemiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir” ifadesine dayanmaktadır. Bu ifade kavrayıcı ve kapsayıcıdır. Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek bayrak ilkesini benimsemiş, vatandaşları arasında etnik, din, mezhep, renk, cinsiyet, felsefî inanç, dahil hiçbir hususta ayrıcalık gütmemiş, kanunlar ve fırsatlar önünde daima eşit olmasını sağlamış ve bütün bunları anayasal güvence altına almıştır.

Anayasamızda "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" hükmü yer almaktadır. Buradaki Türk ifadesinin etnik bir tanım olmadığı, Türk Milletinin her bir ferdinin ulusal ve uluslararası kimliği olduğu bilinmelidir.

Bunlar bilinmesine rağmen, “Terörsüz Türkiye” sürecini fırsat olarak gören bölücü siyasetçilerin, süreci amacı dışına çıkararak, terörle ulaşamadıklarını siyasetle alma peşine düştükleri ve süreci, bugüne kadar çoğunlukla üstü kapalı olarak ifade ettikleri bölücü ve yapısal konuları fütursuzca söyleme, talep etme ve pazarlık yapma imkânı olarak kullandıkları müşahede edilmiştir.

Yönetimin, teröre bulaşmış kişiler için düzenlenecek hukuki konular kapsamındaki Türk Ceza, Terörle Mücadele ve İnfaz kanunları üzerinde çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Ancak bunların, başta terörist başı olmak üzere, suça bulaşmış, Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı gelerek ülkeyi ve milleti bölmek için siyaseten ve silahla mücadeleye girmiş, insanların canını yakmış, ocaklarını söndürmüş teröristler için düzenlenmesinde, gerçeklerin unutulmamasına ve Türk Milletinin sinir uçlarıyla oynanmamasına özen gösterilmesi önem arz etmektedir.

Diğer taraftan yürütülmekte olan yeni anayasa çalışmalarıyla da bölücülerin amaçlarına hizmet edecek hususlara yer verilmesine imkân tanınmamalıdır. Hatta örtülü bir amaç yoksa, esasen ne yaslarda ne de Anayasa’da değişikliğe gerek olmayıp, yeni anayasaya ise hiç ihtiyaç yoktur.

Anlayış farkı

İçeride ve dışarıda birbirine paralel birçok gelişme vardır. İçerideki bölücüler, konuyu “Kürt Sorunu” olarak görmekte ve süreci, olmayan bu sorunu çözmek için bir fırsat olarak nitelendirmektedir. İstenen, Kürtlerin, anayasal olarak farklı bir ırk olarak tanınması ve kollektif haklara sahip olmasıdır. Bunu “demokratik entegrasyon” ve “Demokratik Toplum” adıyla kıvırıp elde etme çabasındadırlar.

Bölücü siyaset yapan siyasi bir lider, taleplerinin; Kürtlerin kimliğinin tanınması, anadilde eğitim, anayasal güvence, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık olduğunu söylemiş, Cumhuriyet’in kuruluşunda Meclis’te Kürtlerin de bulunduğunu, yarım kalan hikâyenin mutlu sonla tamamlanabileceğini, ortaklık, tanınma, yönetime ortak olma, Devletle müzakere, çözüm için demokratikleşme, yasal adımlar ve barış hukuku istediklerini, muhalefetin süreci desteklemesini, kucaklaşma ve helalleşmeye de sahip çıkılmasını arzuladıklarını ifade etmiştir.

Yönetim, “Terörsüz Türkiye” derken, mecliste kurulan komisyona, sanki yokmuş gibi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adını vermesiyle kavramda bir karışıklık yaratılmasına sebep olmuş, bu da bölücüleri cesaretlendirmiştir.

Terörsüz Türkiye projesi için ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Türkiye ile PKK arasındaki barış sürecine nasıl bakıyorsunuz?” sorusuna, “Hayranım, bence bu 40 yıllık bir kafa karışıklığı iklimi. Yürütülen barış sürecine baktığınızda çok iyi profesyoneller var. Yöneticileriniz Öcalan “terörist başı” diğer Kürtlerle ilişki kurma konusunda harika bir iş çıkardılar. Bence bu yol daha uzun. Kürtlerin yaşadığı dört büyük ülke arasındaki yanlış anlamaların tüm parçalarını kapsıyor. Herkesi bir araya getirme ve Kürtlerin kendi yaşamlarını kendilerinin belirlemesine imkân tanıma fırsatı. Bu yüzden Kürtler için umutluyum. Suriye bunun harika bir örneği oldu.” diye cevap vermiştir. Barrack'a göre devlet, Türkiye, Irak, Suriye ve İran'da yaşayan Kürtleri bir araya getirmeye çalışmaktadır. Buradan ABD başta, dış güçlerin fikirleri neyse, zikirlerini de söylemekte artık bir sakınca görmedikleri anlaşılmaktadır.

Süreçte anlayış farkı görülmektedir. Silah bırakma ve fesihten sonraki sürecin bu haliyle, birleştirici ve bütünleştirici değil, aksine ayırımcılığa sebep olacağı, Türk Milletinin bütünlüğünü bozacağı dikkate alınmalıdır. Hem iç siyasette hem de ABD BE tarafından ortaya atılan “Osmanlı millet sistemi” ve “Türk-Kürt-Arap” ittifakına ihtiyatla yaklaşılmalıdır.

“Yeni Türkiye modeli” diye ortaya atılan modelin, “ulus devlet” yapımızı yok edeceği ve bunun bir ABD projesi olduğu da dikkate alınmalı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve anayasası dışındaki bir arayışın, bulunduğumuz coğrafya, jeopolitik gerçeklere uymadığı, iç tehdit oluşturacağı, ülkeyi bölünmeye kadar götürebileceği, birlik ve beraberliğimizi bozacağı hesaba katılmalıdır. Bu durumun aklıselim içinde yeniden gözden geçirilmesinde fayda görülmektedir.

Kurucu parti olduğunu söyleyen ana muhalefetin de takip ettiği politikayı bir daha değerlendirerek özüne dönmesinin de ülke çıkarına olacağı düşünülmektedir.

Bölücü olmayan tüm siyasetçimizin, süreci, yapılabilecek düzenlemeleri ve anayasayı, siyasi çıkar sağlama düşüncesiyle kullanmayacağına ve ulusal değerlerimizin zedelenmesine de izin vermeyeceğine inanılmaktadır.