Kıbrıs meselesinde yıllardır değişmeyen gerçeklerden bir tanesi Rum tarafının masayı değil, masanın sağlayacağı avantajları sevdiğidir. Rum eğer gerçekten bir anlaşma isteseydi, bugün hala adanın tek meşru hükümeti gibi davranmaz, Kıbrıs Türk halkını yok sayan uluslararası kampanyalar yürütmez, her fırsatta Türkiye’yi ve KKTC’yi hedef alan ittifaklar kurmaz, adanın tamamının bir Yunan adası olduğu rüyasına kapılmazdı.

Son günlerde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in yoğun diplomatik temasları ve yaz aylarında yapılması planlanan genişletilmiş 5+1 toplantısı yeniden gündeme taşınıyor. Holguin iyimser olduğunu söylüyor. Rum lider Nikos Hristodulidis ise müzakerelerin yeniden başlayacağının ilan edileceği bir konferans için hazırlık yapıldığını ifade ediyor. Ancak ortada cevap bekleyen soru, Rum tarafı gerçekten anlaşma mı istiyor, yoksa geçmişte olduğu gibi yeni bir diplomatik tiyatronun sahnesini mi kuruyor? Bu sorunun cevabını çok uzağa gitmeden, sadece birkaç gün öncesine bakarak vermek mümkündür. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Fransa arasında imzalanan SOFA (Kuvvetlerin Statüsü) Anlaşması bunun en somut örneğidir. Bu anlaşma ile Fransa’nın Kıbrıs’taki askeri varlığı daha da kurumsallaşırken, Fransa Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamalar da niyetin ne olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Fransa, Güney Kıbrıs’ın güvenliğinin tehdit edilmesi halinde yanında olacağını ilan etmiş, adayı Doğu Akdeniz ve Orta Doğu operasyonları için stratejik bir üs olarak tanımlamıştır.

Rum tarafının hedefi barış ise neden askeri yığınak yapılıyor? Eğer hedef uzlaşma ise neden adanın güneyi her geçen gün yeni askeri ittifakların merkezine dönüştürülüyor? Eğer hedef güven artırıcı önlemler ise neden Fransa, ABD ve İsrail ile savunma iş birlikleri genişletiliyor? Daha da önemlisi, Fransa ile imzalanan askeri anlaşmanın mürekkebi kurumadan çıkıp “müzakereler yeniden başlamalı” demek nasıl bir samimiyet göstergesidir?

Bu durum siyasi ikiyüzlülüğün ötesinde ibretlik bir çelişkidir. Bir taraftan adayı silahlandıracaksınız, yabancı askeri güçleri adaya davet edeceksiniz, Türkiye’yi ve Kıbrıs Türk halkını tehdit olarak göstermeye devam edeceksiniz; diğer taraftan da dünyaya “biz çözüm istiyoruz” mesajı vereceksiniz. Kimse kusura bakmasın ama buna diplomasi değil, algı operasyonu denir. Ve bu çözüm masalına inanmak iyimserlik değil, tek kelime ile aptallıktan başka bir şey değildir. Aslında Hristodulidis’in son açıklamalarında da bu yaklaşımın izleri açıkça görülüyor. Rum lider sürekli olarak “müzakerelerin yeniden başlaması”, “Kıbrıs sorununun özü”, “olumlu sonuç” gibi ifadeler kullanıyor ancak Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinden, eşit uluslararası statüsünden veya iki tarafın siyasi iradesinin tanınmasından tek kelime bahsetmiyor. Çünkü Rum tarafının zihnindeki müzakere, iki eşit taraf arasında yapılacak bir görüşme değildir. Onların hedefi, 1963’ten beri sürdürdükleri “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek sahibi biziz” anlayışını yeni bir müzakere süreciyle tescil ettirmektir. Bugün de değişen hiçbir şey yoktur. Rum Yönetimi hala Kıbrıs Türklerini ayrı bir halk ve ayrı bir devlet olarak kabul etmiyor. Hala uluslararası alanda izolasyonların kaldırılmasına karşı çıkıyor. Hala doğrudan uçuşlara, doğrudan ticarete ve doğrudan temaslara karşı mücadele ediyor. Hala Türk askerinin adadan çekilmesini ve Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesini talep ediyor. Bütün bunları isteyen bir tarafın aynı anda “çözüm istiyorum” demesi inandırıcı değildir. Holguin’in ziyaretleri ve yürüttüğü diplomatik temaslar elbette önemlidir. Ancak gerçekçi olmak gerekir. Ortada ortak bir zemin yoktur. Tarafların çözüm vizyonları birbirinden tamamen farklıdır. Kıbrıs Türk tarafı egemen eşitlik ve eşit uluslararası statünün teyidini isterken, Rum tarafı bunları kategorik olarak reddetmektedir. Kıbrıs Türk tarafı iki tarafın eşitliği temelinde yeni bir ilişki kurulmasını savunurken, Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında Türk tarafını azınlık statüsüne indirecek formüller peşinde koşmaktadır.

Bu şartlar altında yapılacak bir 5+1 toplantısının başarı şansı son derece düşüktür. Önce güven artırıcı önlemlerden söz ediliyordu. Peki sonuç ne oldu?

Yeni kapılar açılamadı. İki taraf arasında somut iş birliği geliştirilemedi.

Karşılıklı güven oluşturulamadı. Cumhurbaşkanı Erhürman’ın 4 maddelik metodolojisinde milim gelişme olmadı. Buna rağmen şimdi bir anda genişletilmiş konferanslardan söz edilmeye başlandı. Gerçek şu ki, Rum tarafı çözümden değil süreçten besleniyor. Müzakere masası onlar için bir uzlaşma aracı değil, uluslararası alanda propaganda yapabilecekleri bir platformdur.

Bu nedenle Holguin’in önündeki en büyük sorun tarih belirlemek değil, gerçekten bir ortak zemin olup olmadığını ortaya çıkarmaktır.

Bugün görünen tablo oldukça nettir. Fransa ile askeri anlaşma imzalayan, adayı yabancı güçlerin operasyon merkezi haline getiren, Kıbrıs Türk halkının eşit egemenlik taleplerini reddeden bir Rum yönetiminin “barış ve çözüm” söylemi inandırıcılıktan uzaktır. SOFA anlaşmasının mürekkebi kurumadan yapılan müzakere çağrıları ise samimiyet değil, siyasi manevra olarak görülmeye mahkumdur. Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm isteniyorsa önce gerçeklerle yüzleşmek gerekir. Gerçek ise Rum tarafının paylaşmaya değil, hükmetmeye talip olduğudur. Sorunun özü de tam olarak budur.