KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman göreve gelirken en çok kullanılan kavramlar “değişim”, “çözüm”, “şeffaflık” ve “ciddiyet” olmuştu. Özellikle mevcut statükodan bunalan seçmene verilen mesaj açıktı; Kıbrıs sorununda yeni bir siyasi dil kurulacak, Türkiye ile ilişkilerde krizler azaltılacak, uluslararası alanda daha görünür bir diplomasi yürütülecek ve güven yaratıcı önlemlerle sahada somut ilerlemeler sağlanacaktı. Ancak aradan geçen 200 günün ardından ortaya çıkan tablo, beklentilerin oldukça gerisinde kaldı. Bugün gelinen noktada sadece muhalif çevrelerden değil, Erhürman’a güçlü destek vermiş kesimlerden de ciddi eleştiriler yükseliyor. Çünkü seçim döneminde oluşturulan “aktif ve sonuç odaklı liderlik” algısı ile mevcut tablo arasında ciddi bir fark oluşmuş durumda.
En son geçtiğimiz hafta Rum lider Nikos Hristodulidis ile gerçekleştirilen görüşme de bu hayal kırıklığını daha görünür hale getirdi. BM himayesinde yapılan görüşme sonrasında açıklanan başlıklara bakıldığında, Kıbrıs sorununun özüne ilişkin herhangi bir ilerleme olmadığı açık biçimde görülüyor. Sivil toplum diyaloğu, dini ayinler için altı aylık plan, şap hastalığıyla mücadele ve coğrafi işaretli ürünler konusunda teknik iş birlikleri… Elbette bunlar tamamen önemsiz değildir. Ancak Kıbrıs Türk halkının yıllardır beklediği temel sorunlar düşünüldüğünde, ortaya çıkan tablonun “büyük diplomatik açılım” olarak sunulması mümkün değildir.
Çünkü vatandaş bugün şunu soruyor: Yeni geçiş kapısı açıldı mı?
Hayır.
Serbest dolaşım konusunda ilerleme var mı?
Yok.
Karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık sorununda çözüm üretildi mi?
Hayır.
Türkiye ile yaşanan kritik meselelerde somut ilerleme sağlandı mı?
Hayır.
İzolasyonları hafifletecek yeni bir süreç başladı mı?
Hayır.
Tam da bu nedenle kamuoyunda giderek güçlenen kanaat 200 günde “Suya sabuna dokunulmadığı, yine havanda su dövüldüğüdür.”
Aslında ortaya çıkan siyasi tablo oldukça dikkat çekicidir. Çünkü Cumhurbaşkanı Erhürman bugün iki farklı kesimin eleştirisiyle karşı karşıyadır. Federasyon tezini savunan kesimler, Erhürman’ın seçim öncesindeki kadar net bir siyasi çizgi ortaya koymadığını düşünüyor. Özellikle Türkiye ile ilişkileri zora sokmamak adına federasyon tezinin geri plana itildiği eleştirisi yapılıyor. Hatta bazı çevrelerde Cumhurbaşkanlığı etkinliklerine yönelik boykot çağrılarının yapılması, bu rahatsızlığın artık tabanda görünür hale geldiğini gösteriyor.
Diğer tarafta ise iki devletli çözümü savunan seçmenler var. Bu kesimler ise Nikos Hristodulidis’in son dönemde sertleşen söylemlerine karşı Cumhurbaşkanlığı makamının yeterince güçlü reaksiyon göstermediğini düşünüyor. Onlara göre Rum tarafı sahada ve diplomaside daha agresif hareket ederken, KKTC tarafı ‘barış dili’ kullanmak adına fazla “temkinli” ve düşük profilli kalıyor. Sonuçta Federasyoncular Erhürman için “net değil”, İki devletçiler ise “yeterince kararlı değil” eleştirisi yapıyor.
Yani herkesi memnun etmeyi hedefleyen denge siyaseti, zamanla iki tarafın da memnuniyetsizliğini büyüten bir tabloya dönüşüyor. Üstelik Rum tarafının yıllardır sürdürdüğü statüko siyaseti düşünüldüğünde, yalnızca teknik komite diplomasisiyle sonuç alınabileceğine inanmak da gerçekçi görünmüyor. Çünkü Kıbrıs meselesinde esas sorun teknik değil siyasidir. Taraflar hala çözüm modelinde aynı yerde değildir. Türk tarafı 4 maddeden oluşan, siyasi eşitliği ön plana çıkaran bir metodoloji ortaya koyarken , Rum tarafı bunu kabul etmiyor. Böyle bir zeminde dini ayin planlamaları ya da alt komite toplantıları doğal olarak kamuoyunda “büyük ilerleme” hissi yaratmıyor. Dahası, Erhürman’ın göreve gelirken oluşturduğu yüksek beklenti bugün kendi yönetiminin en büyük baskısına dönüşmüş durumda. Çünkü “değişim” söylemiyle gelen bir yönetimden toplum doğal olarak somut sonuç bekliyor. Sadece toplantı yapmak değil, sonuç üretmek bekleniyor. Sadece iyi niyet mesajları değil,
sahaya yansıyan gelişmeler isteniyor. Sadece diplomatik nezaket değil,
siyasi ağırlık görmek talep ediliyor.
200 günde oluşan genel kanaat şudur: Kıbrıs sorununda milim ilerleme yoktur.
Müzakereler başlamamıştır. Güven yaratıcı önlemler sahaya yansımamıştır.
Ve toplumun günlük hayatını değiştirecek somut adımlar üretilememiştir. Bu nedenle önümüzdeki süreç, Tufan Erhürman açısından yalnızca muhalefetle değil, kendi seçmenindeki hayal kırıklığıyla da mücadele dönemi olacaktır. Çünkü siyaset bazen en sert eleştiriyi rakiplerden değil, umut verdiğiniz insanlardan alır.