Geleneksel sanat anlayışındaki "mesafeli izleme" kültürü, yerini ses dalgalarının fiziksel birer malzeme gibi kullanıldığı "deneyimsel enstalasyonlara" bıraktı.
Modern dünyadaki gürültü kirliliğine bir başkaldırı olarak nitelendirilen bu yeni akım, izleyicinin esere bakmasından ziyade, eserin izleyicinin biyolojik yapısında yankılanmasını esas aldı.
NÖROLOJİK BİR YANIT OLARAK SANAT
Sanatın bu formu, yalnızca estetik bir haz sunmakla kalmayıp, tıp dünyasında ASMR (Otonom Duyusal Meridyen Tepkisi) olarak bilinen fizyolojik fenomeni temel aldı.
Bilimsel araştırmalar, belirli ses frekanslarının beyindeki ödül mekanizmalarını tetiklediğini ve kortizol seviyelerini düşürdüğünü kanıtladı.
Sheffield Üniversitesi'nden psikolog Dr. Giulia Poerio, yaptığı kapsamlı çalışmalarda ASMR deneyimi yaşayan kişilerin kalp atış hızlarının belirgin şekilde düştüğünü ve bu durumun karmaşık bir duygusal rahatlama sağladığını verilerle ortaya koydu.
Poerio, bu tür işitsel uyaranların müze ortamında kullanılmasının, modern insanın stres yönetiminde bir tür "duyusal sığınak" işlevi gördüğünü ifade etti.
"SESİ ŞEKİLLENDİRMEK"
Müzelerde kurulan özel ses odaları ve fısıltı enstalasyonları, sesin bir heykel gibi mekanda konumlandırılması prensibiyle tasarlandı. Londra’daki Design Museum’da düzenlenen "Weird Sensation Feels Good" sergisinin küratörü James Taylor-Foster, sesin artık mimari bir bileşen olduğunu savundu. Taylor-Foster, sesin "dokunulamaz bir malzeme" olarak mekanda bir hacim kapladığını ve ziyaretçinin bu ses kütlesinin içinde dolaşarak fiziksel bir deneyim yaşadığını vurguladı.
KÜRESEL BİR AKIM: DUYUSAL TASARIM
Harvard Üniversitesi'nden Antropolog Prof. David Howes, "Duyusal Müze" kavramı üzerine yaptığı değerlendirmelerde, dijital çağın insanları fiziksel dünyadan kopardığını, bu tür işitsel sanatların ise bireyi yeniden kendi bedenine bağladığını dile getirdi.
Howes, sanat galerilerinin artık sadece görme duyusuna hitap eden mekanlar olmaktan çıkıp, tüm sinir sistemini kapsayan laboratuvarlara dönüştüğünü belirtti.