Güvenlik ve istihbarat uzmanı Serkan Yıldız, Suriye devletinin başında bulunan Ahmet El Şara’nın Türkiye’nin 10 yıllık planı olduğunu belirterek, MİT’in kurduğu sistemi ilmek ilmek nasıl işlediğini anlattı.
“MİT OPERASYONU İLMEK İLMEK DOKUDU”
Ankara’nın adeta yıllar önce İdlip’te bir laboratuvar kurduğunu belirten Yıldız, “Bu Milli İstihbarat Teşkilatı'nın ilmek ilmek dokuduğu, belki de dünya istihbarat tarihine geçecek 10 yıllık bir insan dönüştürme projesidir. Yani profil yaratma projesidir. İstihbarat dilinde buna profil yaratma denir.
“ŞARA’YA TEK BİR SEÇENEK SUNULDU…”
Ankara yıllar önce İdlip'te bir laboratuvar kurdu. Amaç tabii ki kimyasal deneyler yapmak değildi. Bu laboratuvarın amacı sosyolojik bir deney yapmaktı. İstihbarat birimleri el-Kavlani'ye tek bir seçenek sundu. Masaya oturduklarında sadece tek bir seçenek vardı: Ya radikal bir örgüt lideri olarak ölürsün ya da bizim çizdiğimiz yolda yürüyüp bir devlet adamı olarak yaşarsın” sözlerini sarf etti.
"ŞARA, 10 YILLIK BİR İNSAN DÖNÜŞTÜRME PROJESİYDİ”
Yıldız, yaptığı analizin tamamında şunları söyledi,
“Şu an Şam'da Emevi Camii'nde yürüyen takım elbiseli, dünya liderleriyle sıkışan, hatta Suriye'nin yeni başbakanı olarak selamlanan bir adam var. Ahmet El Şara. Ama siz onu başka bir isimle daha tanıyorsunuz. Dünya onu yıllarca Ebu Muhammed el-Kevlani olarak yani bir terör örgütü lideri olarak tanıdı ve gerçekten oldukça da acımasız bir terör örgütüydü. Peki nasıl oldu da o arananlar listesindeki bir adam kravat takıp Beyaz Saray'da Donald Trump ile görüşebilen bir devlet başkanı dönüştü? Bakın burası çok önemli. İşte hikayenin asıl kısmı bence burada başlıyor. Şimdi öncelikle bu bir tesadüf değildi. Bu Milli İstihbarat Teşkilatı'nın ilmek ilmek dokuduğu, belki de dünya istihbarat tarihine geçecek 10 yıllık bir insan dönüştürme projesidir. Yani profil yaratma projesidir. İstihbarat dilinde buna profil yaratma denir.
“ANKARA YILLAR ÖNCE İDLİP'TE BİR LABORATUVAR KURDU”
Ankara yıllar önce İdlip'te bir laboratuvar kurdu. Amaç tabii ki kimyasal deneyler yapmak değildi. Bu laboratuvarın amacı sosyolojik bir deney yapmaktı. İstihbarat birimleri el-Kavlani'ye tek bir seçenek sundu. Masaya oturduklarında sadece tek bir seçenek vardı: Ya radikal bir örgüt lideri olarak ölürsün ya da bizim çizdiğimiz yolda yürüyüp bir devlet adamı olarak yaşarsın. Şimdi el-Kavlani neden seçildi? Tabii ki profil analizi yapılırken çok detaylı bir istihbarat verisi toplanır. El-Kavlani birçok örgüt liderinin arasından seçilmiştir. Birçok profil masadadır, birçok insan karşınızdadır ve en uyumlu, sizinle en mutabık kalacak ya da sizinle en iyi anlaşılacak profiller masaya getirilir. Bunların arasında el-Kavlani öne çıkmış olmalı ki masaya onunla oturulmuş. Şimdi kamuflajlar çıktı. Takım elbise giyildi. Cihat söylemi bitti, Suriye milliyetçiliği başladı. Bu iş bu kadar kolay mı? Tabii ki değil. Ankara elindeki en tehlikeli kartı en büyük stratejik ortağına dönüştürdü burada. Ama hikayede bir adamın kıyafeti değiştirmesi değil.
"ASIL BÜYÜ 2024'ÜN SONUNDA O 10 GÜN SAVAŞINDA BOZULDU"
Bakın asıl büyü 2024'ün sonunda o 10 gün savaşında bozuldu. Hatırlayın o günü. Esad rejimi çöktüğünde herkes “Nasıl bu kadar hızlı?” dedi. Nasıl oldu? Esad'ın iktidarda kalması için insanlar sosyal medyada, belli kesimlerde, belli yerlerde, belli koridorlarda çok ciddi çalışmalar yaptı. Ancak Esad'ın nasıl yıkıldığının cevabı yanlış yerdeydi. Cevap gökyüzündeydi ama kimse görmedi. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı sahada tek bir Türk askerinin burnu kanamadan tarihin en büyük hayalet operasyonunu yönetti.
“TÜRK MÜHENDİSLİĞİNİN HARİKASI OLAN DRON VE HARP SİSTEMLERİ DEVREYE GİRDİ”
O 10 gün savaşları gerçekten Türk istihbarat tarihi ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin istihbarat geçmişindeki en iyi operasyonlardan biridir. Şimdi anlatacağım şey biraz daha ilginçleşecek. Suriye ordusunun komuta merkezleri bir anda kör ve sağır oldu o savaşta. Hatırlayın, kimse kimseyle irtibat kuramıyordu. Muhabere çökmüştü, muharebe daha da beter durumdaydı. Ancak bu nasıl oldu? Ahmet Şara'ya dönüşmüş olan ve elinde paramiliter unsurlar olan, çok fazla gücü olmayan, teknolojisi olmayan bir ordu bunu yapabilir miydi? Yapamazdı. Ama Türk mühendisliğinin harikası olan sürü dronlar ve elektronik harp sistemleri devreye girdi.
“DRONE TAKTİĞİNİ AZERBAYCAN’DA DA UYGULAMIŞTIK”
Burada bu sürü drone taktiğini biz Azerbaycan'da da uyguladık, biliyorsunuz. Hatırlayın bunu. Rejimin, Esad yanlısı ordusu hareket edemedi. Tanklar çakıldı. Generaller birbiriyle konuşamadı.Ancak daha çarpıcı olan bir şey daha vardı burada. İsrail istihbaratı bile bu kaosla kendine bir pay çıkarmaya çalıştı. Şimdi irtibat kesildi, muhabere yok, generaller panik içinde.
“MOSSAD’TAN TEHDİT…”
O sırada Suriyeli generallerin telefonuna Musa kod adıyla mesajlar attı Mossad ve dedi ki: “Teslim olun yoksa ölürsünüz.” Bazı generallere de “Hamas'la diyaloğunuzu kesin yoksa ölürsünüz” dediler. Ancak genel hava bu şekildeydi. Fakat Ankara bu kaosu bir orkestra şefi gibi yönetti. Şam düştüğünde o koltuğa kimin oturacağını ne Moskova, ne Washington, ne Tahran, ne de Tel Aviv karar verebildi. Karar zaten çoktan verilmişti. Oraya oturacak adam çoktan hazırlanmış, gardırobu düzülmüş, dişleri fırçalanmış, saçı sakalı profesyonel kuaförler tarafından toparlanmış ve sadece koltuğa oturması kalmıştı. Buraya kadar bu şekilde.
"YPG/PKK DEVLETİ HAYALİ SADECE 5 GÜN İÇİNDE TUZLA BUZ OLDU"
Şimdi gelelim asıl bombaya. Olayın askeri kısmı bir yana, asıl devlet hakkı var. 2026'nın Ocak ayında yani şu an içinde bulunduğumuz ay Fırat'ın doğusunda bu devlet hakkının nasıl işlediği, nasıl ortaya çıktığı kendini gösterdi. Yıllardır konuştuğumuz o terör koridoru, o YPG/PKK devleti hayali sadece 5 gün içinde tuzla buz oldu. Düşünebiliyor musunuz? 100.000 kişilik ordudan bahsediyorlardı. Mazlum'u, General Mazlum'u övüyorlardı. Birçok filmde konusu geçiyordu, belgeseller yapıldı, şovlar yapıldı. IŞİD'e karşı kahramanlık hikayeleri, türküleri, efsaneleri bitmedi. Ama ne oldu da 5 gün içinde bunlar bitti? 60-100 bin kişilik ordu diyorlardı, Amerikalılardan kalan silahlar diyorlardı, hatta bazı yerlerde ellerinde Tomahawk füzesi olduğu söyleniyordu. Ne oldu? Tuzla buz oldu. Hem de tek bir büyük kara harekatı yapmadan, çok ciddi bir dirençle karşılaşmadan.Nasıl mı? İşte burada yine Türk istihbarat biriminin özverili çalışması devreye giriyor.
"MIT'İN ÖRGÜTLEDİĞİ AŞİRETLER İÇERİDEN VURDU"
Yaptıkları şey aslında çok basitti: Aşiret mühendisliği üzerine çalıştılar. MİT yıllardır o bölgede Arap aşiretleri Elukeydat ve Elbakara ile zaten çay içiyordu, pazarlık yapıyordu. Ben bundan aylar önce, sanırım Eylül-Ekim aylarında Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Elukaydat ve Elbagara isimlerini vermeden bazı aşiretlerle görüştüğünü tweet attığımda insanlar bana gülüyordu. Hatta “Sen devletten daha mı iyi biliyorsun?” diyorlardı. Bugün o görüşmelerin meyvesi alındı. Fırat'ın doğusunda o yapay SDG yönetimi kendini Kürtlerin temsilcisi sanırken aslında tabanı çoktan oyulmuştu. Bu aşiret mühendisliğiyle Ankara'nın ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın düğmeye bastığı an Suriye'nin yeni ordusu batıdan, MIT'in örgütlediği aşiretler içeriden vurdu.
“SDG'NİN ELİNDEKİ ABD SİLAHLARI ÇÖP OLDU"
SDG bir anda neye uğradığını şaşırdı. Ellerindeki Amerikan silahları içeride patlayan bir isyan karşısında çöp oldu, hurdaya dönüştü. Çünkü sizi yıkan en büyük düşman içinizden başını kaldırıp “hop” diyen insanlardır. Bunlara yapabilecek hiçbir şeyiniz yoktur. Ve ardından birden sahneye biri çıktı. Kim dersiniz? Tom Barrack. ABD'nin Ankara büyükelçisi ve Trump'ın özel temsilcisi. Ankara'da Milli Savunma Bakanı'yla bir görüşmesi var ki protokol kurallarını altüst eden cinsten. Biliyorsunuz o fotoğrafı. Ben de o fotoğrafla ilgili tweet attım ve gerçekten çok şık olmayan, hoş olmayan bir görüntüydü. Diyorlar ki “Biz hep bu şekilde protokol ağırlamalarını yapıyoruz.” Zaten yanlış burada başlıyor. Bir şeyi hep yapmak onu doğru yapmaz. Eğer bir şeyi hep yanlış yapıyorsanız o hep yanlıştır. Öyle bir protokol kuralı yok, olamaz da.Neyse, masanın başında merkez koltukta tabii ki Tom Barrack oturuyor ve Ankara'nın yazdığı metni aslında onaylamak için orada 18 Ocak 2026'da imzalanan o 14 maddelik anlaşma aslında PKK'nın Suriye'deki cenaze törenidir.
“HUMUS'TAKİ BİR FABRİKA ÇALIŞIYORSA ENERJİSİ GENE BİR TÜRK FİRMASINDAN”
Bakın neydi o anlaşma? Tekrar hatırlayalım: SDG lağvedilecek, silahlar teslim edilecek, Kandil'den gelenler sınır dışı edilecek. Yani Türkiye'nin yıllardır “Sınırımızda terör devleti istemiyoruz” tezini bizzat Şam'daki yeni hükümet (yani kendi kurduğu hükümet) bu SDG'ye yaptırdı ve Tom Barrack da bunu imzalayıp geriye dönmek zorunda kaldı. Kendi askerini riske atmadı. Suriye'nin toprak bütünlüğü adı altında Amerika kendi güvenliğini de sağladı. Türk hükümetinin isteklerini de böylelikle onaylamış oldu. Peki şimdi tüm buraya kadar sahayı, operasyonu, istihbaratı nasıl çalıştığını, nasıl dahil edildiğini işledik. Ancak çok önemli bir nokta var burası. Genelde unutulur ve uzmanlar da bunu pek konuşmazlar. Ancak onu konuşalım: Peki bu işin ekonomisi nedir? Yani düşünün, orada çok ciddi bir para var. Bu paranın kokusunu alıyor musunuz? Ben alabiliyorum. Tabii tüccar değilim, ticaretten de anlamam. Ancak birileri bu kokuyu çok güzel aldı. Suriye şu an harabe, evet. Ama bu harabeyi kim kaldıracak? Şu an Şam'da, Halep'te bir lamba yanıyorsa o elektriği üreten santralin ihalesi bir Türk firmasında. Humus'taki bir fabrika çalışıyorsa enerjisi gene bir Türk firmasından. Şam'da havaalanına inen bir uçak gene Türk konsesyonunun işlettiği piste iniş yapıyor.
“TÜRKİYE O BÖLGEDE GELECEK 50 YILIN EKONOMİK PAZARINI DA İNŞA EDECEK”
Daha da inanılmaz bir şey var: Mühürlü tır protokolü diye bir şey daha var. Bir Türk tırı Gaziantep'ten çıkıyor, Suriye'yi baştan başa geçip Ürdün'e veya Körfez ülkelerine gidiyor ve tek bir gümrük kapısında beklemiyor. Evet, bu Suriye Türkiye ekonomisi için devasa bir transit koridora dönmüş durumda. Şimdi Suriye'de inşaat pastası 400 milyar dolar ve bu paranın aslan payı hükümetle uyumlu çalışan şirketlere akacak. Bunu da net belirtelim. Türkiye sadece orada güvenliği değil, gelecek 50 yılın ekonomik pazarını da inşa edecek bu sayede. Türkiye Cumhuriyeti bundan ne kazanır? Eğer o şirketlerin vergileri affedilmezse vergi olarak devletimizin cebine girer. Eğer vergilerini ödemezlerse açık konuşuyorum Türkiye Cumhuriyeti hiçbir şey kazanamaz. Birileri daha çok zengin olur, birileri daha palazlanır, birilerinin göbekleri daha da yağlanır. Ve burada kaybeden sen olursun, ben olurum, biz oluruz, halk oluruz.