Bazı şehirler kuruldukları günden itibaren talihsizlikler yaşarlar. Ya kurucu halkına kıran girer, liderleri ölür ve topluluk dağılır, ya sel-seylap yatağına veya hayvanların göç yollarına kuruldukları için ya sele gider veya kitlesel hayvan göçleri sırasında sürüler tarafından çiğnenirler. Bazen talihli topluluk iseler dam seviyelerini hayvanların yolları altında tutarlar böylece ezilip telef olmazlar ama bir şekilde o bölgede tutunamaz olurlar.

Birazcık araştırma yaptığımda gördüm ki, bu tür yerleşimlerin kuruluşları sırasında hep aynı yanlış yaklaşımlar sergileniyor. Şehri kurdukları yeri boş arazi farz etmek, hayvanların göçünü ve diğer hayati eylemlerini gelip geçici zannetmek, yaşam alanı bölgesi kurgularken sadece kendilerini düşünmek… Oysa hayvanların yaratılıştan gelen tabiat hakkındaki bilgilerini dikkate olmak bile felaketlerin önüne geçmeye yetebilirdi: Örneğim ise insanımızın geçmişte yol yapımı sırasında eşeği bir mühendis gibi kullanılması gerçeğidir.

Tarihte kaybolan kentler için ciddi örnekler var. Asya fillerinin binlerce yıllık göç ve geçiş güzergâhı üzerindeki Angkor’ta olanlar: Kent büyüdükçe fil yolları kesilir, orman–su dengesi bozulur, filler tarım alanlarına ve yapılara zarar vermeye başlar. Sonuç, altyapı çöker, su kanalları tıkanır, Angkor kenti 15. Yüzyılda terk edilir.

Tarih boyunca zebu sığırı, yaban öküzü, geyik sürülerinin ana hattı İndus Vadisi’nde kurulan Mohenjo-Daro kentinin başına gelenler: taşkın kontrolü ve tarım için nehir yatağının zorlanmasıyla otçul göçleri kesilir, toprak tuzlanır, tarım çöker. Kent MÖ 1900’lerde sessizce terk edilir.

Konya Ovası’ndaki Çatalhöyük, yaban sığırı, geyik ve ceylanların geçiş sahasında kuruldu. Kent büyüdükçe avlanma çoğaldı, göç yolları daraldı. Sonuçta besin krizi ve ardında da sosyal gerilim başladı. Çatalhöyük, sığır sürülerinin geçişiyle yıkılamazdı çünkü zaten evlerin damları geçiş yoluydu ve insanlar evlerine damlardan giriyordu. Yine yerleşim yıkılmadı ama terk edildi.

Orta Amerika’da, coğrafyaya özgü domuzumsular, geyikler ve büyük memeliler orman içi göç yol ve yolakları ağları oluşturmuşken Maya kentleri ormanları böldü. Mayalar su kaynaklarını hayvan kullanımına kapattı, sonuçta hayvan göçleri bozuldu, ekosistem çöktü ve uzun kuraklıkta kentler dayanamadı.

İki adım ötemizdeki Ürdün vadisindeki meşhur Petra antik kenti, ticaret ağları ve hayvan geçiş yolları kesişme yeriydi. Eski bir uygarlık olan Nabati’lerin su sistemleri hayvan göçlerine destek oluyordu. İşgalci Roma’nın çekilmesinden sonra sistemler bakımsız kaldı. Sonunda hayvan göçler kesildi, ticaret durdu ve kent çöktü!

Alınacak ders: kentler yıkılmadı, hayvanlar gidince (eko sistemin bir bileşeni çökünce) insanlar da şehri terk ettiler.

Yapay zekâdan 6 Şubat depremleri ile bir kere daha makûs talihine yenilen Kahramanmaraş’ın kuruluşundan beri eko sistemle çatışmalarını anlatan bilgiler vermesini istedim! İşte bugün pek çok insanımızın farkında olamadığı, bilmediği bilgilerle dolu o cevap:

“Coğrafi olarak Maraş, yüksek dağ kuşakları ile geniş ovaların ve kalıcı su kaynaklarının kesiştiği bir alanda bulunur. Bu yapı, yalnızca tarımsal yerleşimi değil, aynı zamanda büyük ve orta ölçekli kara hayvanlarının mevsimsel hareketlerini de teşvik etmiştir. Arkeozoolojik ve paleoekolojik bulgular, bölgede tarihsel olarak yaban sığırı, kızıl geyik, yaban keçisi, yaban domuzu ve erken dönemlerde yaban atı/kulan gibi türlerin dolaşımda olduğunu göstermektedir. Daha erken dönemlere ait fil ve mamut kalıntıları ise hattın tarih öncesi sürekliliğine işaret eder.

Bu bağlamda Maraş hattı, avlanma, geçiş ve üreme alanlarının çakıştığı bir ekolojik düğüm noktası olarak değerlendirilebilir. Yerleşimlerin bu hatta yoğunlaşması tesadüf değildir. Germanicia, Gurgum, Doliche (yerel adlandırmayla Dülük) ve Samosata gibi antik kentlerin ortak özelliği, su kaynaklarına yakın ve hayvan geçişlerinin yoğun olduğu boğazlarda kurulmuş olmalarıdır. İlk evrede bu durum, avcılık, hayvansal ürünler, ticaret ve tarımsal verimlilik açısından avantaj sağlamıştır. Ancak yerleşimlerin büyümesiyle birlikte bu denge değişmiştir. Roma işgali boyunca tarım alanlarının genişlemesi, sulama kanallarının çoğalması ve sur, yol, köprü gibi kalıcı altyapıların inşa edilmesi, doğal hayvan geçişlerini giderek sınırlandırmıştır. Bunun sonucu olarak sürülerin yön değiştirdiği, bazı türlerin bölgeden çekildiği ve ova ekosisteminin daha kırılgan hâle geldiği anlaşılmaktadır. Toprak erozyonu, verim kaybı ve düzensiz su rejimi bu sürecin eşlik eden sonuçlarıdır. Germanica’nın tarihsel gerilemesi, bu çevresel dönüşümle aynı zaman dilimine denk düşmektedir.

Selçuklu idari pratiklerinde, mera hukuku ve geçiş alanlarının korunmasına yönelik daha dengeli yaklaşımlar görülür. Hayvan yollarının tümüyle kapatılmaması, bölgedeki yerleşimlerin sürekliliğini kısmen mümkün kılmıştır. Bu nedenle Maraş hattı tamamen terk edilmemiş; ancak siyasal ve ekonomik açıdan kırılgan bir yapı sergilemiştir.Osmanlı döneminin ilerleyen yüzyıllarında ise tımar sisteminin çözülmesi, çiftlikleşmenin yaygınlaşması ve göçer–yerleşik ilişkilerindeki gerilim, hayvan hareketlerini daha da sınırlamıştır. Yörük yollarının daralmasıyla birlikte göç sistemleri parçalanmış; bu durum Maraş ovasında iklimsel sertleşme ve kırsal–kentsel dengenin bozulmasıyla sonuçlanmıştır. Bölgenin tarih boyunca afetlere açık bir karakter kazanması, bu uzun süreli çevresel dönüşümle ilişkilendirilebilir.

“Günümüzde Maraş hattında barajlar, otoyollar, maden sahaları ve yoğun betonlaşma dikkat çekmektedir. Bu müdahaleler, tarihsel olarak yaşanan ekolojik kopuşların modern ölçekli devamı niteliğindedir. 6 Şubat depremleri sonrasında yapılan değerlendirmeler, yalnızca jeolojik zeminin değil, bölgenin uzun dönemli çevresel hafızasının da dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuştur.”