Kur şoku, özellikle reel sektör ve vatandaş için korku tüneli haline geldi.
TCMB verilerine göre reel sektörün net döviz açığı 197,6 milyar dolarla rekor seviyesine gelmiş durumda. Bu, son 7,5 yılın en yüksek seviyesi.
Yani şirketlerin önemli bir bölümü dövizle borçlu ve bu borç olası bir şokta kâbus halini alacak.
Bu arada aynı dönemde döviz yükümlülükleri 8,6 milyar dolar artarken, döviz varlıklarında gerileme devam ediyor.
Bu bile tek başına dengenin hangi yönde bozulduğunu anlatıyor.
Bu tabloya bir de makro cepheyi ekleyelim.
Kısa vadeli dış borç stoku 173,4 milyar dolar. Önümüzdeki 12 ayda çevrilmesi gereken, vadesine bakılmaksızın ödenmesi gereken kısa vadeli dış borç ise 239 milyar dolar.
Buna karşılık swap hariç net rezervler yalnızca 54,3 milyar dolar seviyesinde.
Yani sistemin döviz yükümlülükleri ile döviz tamponu arasında ciddi bir makas var.
Anlayacağınız finansal akımlar tarafında da ekonomi alarm veriyor.
13 Mart haftasında, sadece bir haftada tahvillerden 2,9 milyar dolarlık çıkış yaşandı.
Carry trade tarafında ise son dönemde 12 milyar doları aşan çözülme söz konusu.
Bu rakamlar, kısa vadeli sermayenin yön değiştirmeye başladığını açıkça gösteriyor.
Bu veriler ışığında olası bir kur şokunun reel sektöre etkisini anlamak için müneccim olmaya gerek yok.
Bu tabloda kur şoku, döviz açığı yani döviz borcu olan şirketler için sadece bir maliyet artışı değil, aslında doğrudan bilanço şoku riski.
Şöyle söyleyeyim; döviz cinsinden borçlar, kur yükseldikçe TL bazında şişer.
Örneğin yüzde 30’luk bir kur artışı, 100 milyon dolarlık borcu olan bir şirketin yükünü TL bazında bir anda yüzde 30 büyütür.
Gelirler aynı hızda artmadığı için özkaynak erir, finansman sistemi hızla bozulur.
Şirket durup dururken zarar yazmaya başlar.
Asıl sorun burada da bitmez.
Türkiye gibi üretimde ithal girdiye bağımlı bir ekonomide kur artışı demek maliyet şoku demektir.
Hammadde, ara malı ve enerji fiyatları yükselir.
Şirket bu maliyetleri satış fiyatına yansıtmaya kalksa, bu kez talep düşer.
Yok yansıtmayacak olsa, kâr marjı erir.
Her iki durumda da nakit akışı zayıflar.
Ekonomi dünyasında kural nettir: Nakit akışı bozulan şirket, kârlı görünse bile ayakta kalamaz.
Bu noktada finansman tarafı devreye girer.
Kur şokları sonrası bankalar risk iştahını azaltır. Krediler daralır, faizler yükselir, teminat talepleri ağırlaşır.
Zaten döviz borcu artmış ve nakit üretmekte zorlanan şirket, bu kez borcunu çevirmekte zorlanır.
Likidite sıkışması hızla derinleşir.
Üstelik bu süreç hiçbir zaman tekil kalmaz.
Reel sektör bir zincirleme yapı içindedir.
Bir firmanın ödeme yapmaması, tedarikçisini de zora sokar. Tahsilat zinciri kırıldıkça sorun yayılır, iflaslar artar ve ekonomik aktivite yavaşlar.
Güven kaybıyla birlikte ticaret daralır, vadeli işlemler çözülür ve ekonomi adeta donar.
Alın size en baba örneklerden birisi: 5 Nisan 1994 Krizi.
“5 Nisan kararlarıyla” birlikte kur üzerindeki baskı kalktı ve Türk Lirası çok kısa sürede sert şekilde değer kaybetti.
Kur şoku, şirketlerin döviz borçlarını bir anda büyüttü.
Bir gün önce çevrilebilir görünen borçlar, ertesi gün çok daha ağır bir yük haline geldi.
Bu artışa paralel bir gelir artışı olmadığı için şirketlerin bilançoları hızla bozuldu.
Öz sermayeler eridi, borçluluk oranları kontrolden çıktı ve birçok firma teknik olarak iflas noktasına geldi.
Bu süreç sadece bilanço üzerinde kalmadı.
Aynı anda finansman koşulları da sert şekilde değişti. Kur şokuyla birlikte faizler hızla yükseldi, bankalar kredi vermekte isteksiz hale geldi.
Daha önce borcunu yeni krediyle çevirerek ayakta duran firmalar, bir anda finansmana erişemez oldu.
Bu da likidite sıkışıklığını derinleştirdi.
Öte yandan ekonomi genelinde talep daralması başladı.
Kur artışıyla birlikte maliyetler yükselirken, satışlar geriledi. Şirketler ürün satmakta zorlandı, sattıkları ürünlerin de tahsilatını yapmakta sıkıntı yaşadı.
Çekler yazılmaya, senetler ödenmemeye başladı.
Yani sorun sadece borcun büyümesi değil, nakit akışının tamamen bozulmasıydı.
Bu noktadan sonra süreç zincirleme bir etki yarattı.
Batan ve tedarikçilerine borcunu ödeyemeyen şirketler, tedarikçilerinin de batmasına neden oldu.
Alacaklarını tahsil edemeyen şirketler, kendi borçlarını ödeyemez hale geldi.
Bu durum kısa sürede tüm reel sektöre yayıldı.
Büyük firmalardan küçük işletmelere kadar geniş bir kesim aynı anda sıkıştı.
Ekonomi yavaşlamadı; adeta kilitlendi.
En çarpıcı olan ise bu sürecin hızıydı.
Aylar süren bir bozulma değil, günler içinde yaşanan bir çöküş söz konusuydu.
Birçok firma için durum gerçekten şöyle gelişti:
Bir gün önce faaliyetini sürdüren, üretim yapan, satış yapan şirket; ertesi gün borçlarını çeviremez hale geldi.
Çünkü kur şoku, şirketlere uyum sağlama süresi tanımaz.
Hesapların, planların, projeksiyonların hepsi bir anda geçersiz hale gelir.
Bu arada işsizlik patladı, milyonlarca mavi ve beyaz yakalı ortada kaldı.
1994 deneyimi bize şunu net şekilde gösterdi:
Döviz borcu yüksek olan bir ekonomide kur şoku yaşandığında, bu sadece finansal bir dalgalanma olmaz.
Doğrudan reel sektörü hedef alan bir bilanço krizine dönüşür.
Ve bu tür krizler hem şirketleri hem de çalışanları batırır.
Türkiye bu döngüyü sadece 5 Nisan’da değil, sonrasında da defalarca yaşadı.
2001 Türkiye ekonomik krizi ve 2018 Türkiye döviz krizi farklı başlıklarla anılsa da aynı gerçeği ortaya koydu:
Döviz borcu yüksek olan bir ekonomide kur şoku, doğrudan reel sektörü ve vatandaşı vurur.
Bugün ise tablo geçmişten daha kırılgan.
Reel sektörün döviz açığı zirveye yakın, dış finansman ihtiyacı yüksek, rezerv tamponu sınırlı ve sermaye çıkışları hızlanmış durumda.
Bu da olası bir kur hareketinin etkisini daha sert ve daha yaygın hale getiriyor.
Sonuç olarak mesele sadece kurun seviyesi değil.
Asıl mesele, bu seviyenin şirket bilançolarında neyi tetikleyeceği.
Çünkü bizim gibi ekonomilerde kur şoku yaşandığında sadece döviz fiyatı artmaz; üretim daralır, istihdam azalır ve ekonomi genelinde bir küçülme süreci başlar.
Döviz açığı yüksek bir reel sektörde ise bu süreç çok daha hızlı ve yıkıcı ilerler.
Ekonomide bazı gerçekler değişmez.
Döviz ihtiyacı döviz gelirini aştığında denge mutlaka kur üzerinden kurulur.
Bu denge bazen yavaş, bazen sert gelir.
Ama her geldiğinde tartışmaya yer bırakmaz.
Ve ne yazık ki faturayı her zaman olduğu gibi yine en geniş kesim, yani vatandaş öder.