Baştan belirteyim; bu yazı bayramlık ağzımı açacağım bir yazıdır. Bildiğim kadarıyla bayram geçtikten sonra bayramlık ağız açılmaz diye dini ya da kültürel bir kural yok. İki bayram arasında bayramlık ağız açılmaz diye de bir şey duymadım…

Öyleyse rahat rahat bayramlık ağzımı açabilirim. Ama önce bayramdan sonra bayramlık ağzımı açmamın haklılığının anlaşılması adına aktarmam gereken haberlerim var…

Tarih 24 Mart 2026’ydı…

Bu köşeden, “IŞİD’in Sakarya’daki silah atölyesi” başlıklı yazımla cihatçı terör örgütünün kurduğu imalathaneyi duyurmuştum. O yazımdan sadece üç gün sonra, yine Sakarya’da IŞİD mensubu beş Iraklı yakalandı. Biri tutuklandı, dördü sınır dışı edildi…

IŞİD’in Sakarya’daki silah atölyesi, sadece bir silah tamir ve üretim merkezi değildi. Ele geçirilen susturucu parçaları, teknik ekipmanlar ve yüzlerce yedek parça, örgütün basit silah kaçakçılığından Türkiye'de yerinde üretim-modifikasyon evresine geçtiğini somut olarak ortaya koyuyordu…

Peki Sakarya’da yakalanan IŞİD mensubu beş Iraklının silah atölyesi ile bir bağı var mıydı? Yakalanan Iraklılar, IŞİD’in hücrelerini besleyen bir ağın halkası niteliğindeki silah atölyesinin işlevinde görevliydi. Atölyeye hem malzeme hem de teknik bilgi sağlıyorlardı. Bunlar sahadan gelen bilgiler…

Uzun süredir IŞİD’e yönelik operasyonların ve bu köşeye taşıdığım Sakarya’daki son iki gelişmenin Türkiye açısından ortaya koyduğu tabloya bakalım bir de…

Tablo şunu gösteriyor; IŞİD Türkiye’de dağınık gibi görünen ama birbirine temas edebilen bir ağ kurmuş. Varlığını sürdürmeyi ve silahlı eylemleri mümkün kılan lojistik, silah temini, barınma ve insan kaynağını artık yerel zeminlerde üretme kapasitesi oluşturmaya çalışıyor. Aktif bir kapasite halini alıyor.

Sizin anlayacağınız IŞİD tehdidi, süreklilik kazanma potansiyeli olan bir milli güvenlik sorununa ilerliyor. Bir zamanlar sınırlarımızın ötesinde, uzaktaki tehlike olan IŞİD, şimdi şehirlerimizin içinde, gündelik hayatın akışıyla kamufle olabilen bir yapıda…

Şimdi gelelim bayramlık ağzıma…

Bu satırların yazarı 30 Aralık 2025 gecesi “kaçma şüphesi” olduğu için gözaltına alındı. Gözaltına alındığıma dair Emniyette imzalatılan evraklarda ismimin üstünde “yakalanan” yazıyordu. Oysa bir yere kaçtığım yoktu. Davet edilsem gideceğim ifade için evimde otururken zahmet edip beni almaya gelmişlerdi…

Peki neden gözaltına alınmıştım? Yalova’daki IŞİD operasyonunda üç polisin şehit olmasının ardından bir buçuk yıl önceki IŞİD yapılanmasına dair bir haberimi sosyal medyada hatırlattığım için. Resmi bilgilere dayanan ve bir buçuk yıl boyunca ekranlarda da yeri geldiğinde hatırlattığım yalanlanmamış haber bir anda halkı yanıltıcı bilgi oluverdi iyi mi?

Oysa gerçek suçumu biliyordum; cihatçı-selefi tehdidin başımıza nasıl bela edildiğine dair fikir veriyordu o paylaşımım. Gözleri gerçeğe açıyordu. Paylaşımın sonunda da “Türkiye yabancı terörist kaynıyor” demiştim. Sadece Sakarya’da yakalanan IŞİD mensubu beş Iraklı bile halka gerçeği alenen yaydığımı göstermiyor mu?

IŞİD’e yönelik her gözaltı, her operasyon, sadece güvenlik güçlerinin sahadaki başarısını değil, bu tehdidin varlığını ve derinliğini de doğrulamıyor mu?

Ve tehdidin başka bir seviyesi de şu; demografik dönüşümün kaçınılmaz olarak getireceği sosyolojik değişimin sonucu olarak selefilik Türkiye’de yerelleşiyor, taban tutuyor. Bu yapıların gücü sadece silahtan gelmez; zihinlerde açtıkları alandan gelir. Kendi hukukunu, kendi “doğrusunu” dayatan bir anlayış yayılmaya başladığında toplumun ortak zemini aşınır, normal olanın sınırları kayar.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu risk bu yüzden iki katmanlı. Bir yanda sessizce örgütlenen hücreler, diğer yanda bu hücrelerin beslendiği fikir dünyası. Birincisi yakalanabilir, dağıtılabilir. Ama ikincisi yerleşirse, her dağıtılan yapının yerine yenisi filizlenir.

Türkiye’nin gündemi artık dışarıda olan kadar, “içeride filizlenen” bir tehlikeye odaklanmalı…