Bunu abartarak söylemiyorum; her gün, ben dâhil birçok gazeteci onlarca mesaj alıyor.
Mesajların içeriği neredeyse aynı:
“Lütfen bizi Sedat Peker Reis’e ulaştırın.”
“Ona ihtiyacımız var.”
“Sesimizi yalnız o duyurabilir.”
Bu talepler artık bireysel bir ricayı aşmış durumda. Ortada açık biçimde toplumsal bir refleks, hatta bir arayış var.
Bu noktada etik ve açık olmak adına şunu özellikle belirtmeliyim:
Sedat Peker, kişisel olarak dostluğuna önem verdiğim, sevdiğim bir insandır.
Bunu saklayacak ya da dolandıracak bir gerekçem yok. Tam tersine; bu açıklığı yapmak, yazının samimiyeti ve doğruluğu açısından gereklidir.
Ancak bu yazı, kişisel dostluk üzerinden yazılmış bir metin değildir.
Mesele kişi değil, toplumsal algıdır.
Görmezden gelinemeyecek bir gerçeklik
Son dönemde yapılan bazı ciddi kamuoyu araştırmalarında, Türkiye’de “en güvenilir insanlar” listesinde Sedat Peker’in en üst sıralarda yer alması, tesadüf ya da anlık bir popülerlik değildir. Bu tabloyu görmezden gelmek; gazetecilik açısından da, devlet ve siyaset açısından da ciddi bir körlüktür.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Bir ülkede insanlar neden devlete, kurumlara ve siyasi partilere değil de tek bir isme yönelir?
Bu sorunun cevabı magazinle açıklanamaz.
Bu mesele; sosyoloji, psikoloji ve kamu yönetimi konusudur.
*Sosyal devlet algısı neden zayıflıyor?
Türkiye anayasal olarak bir sosyal devlettir.
Bu, vatandaşın; güvenlik kaygısında, sağlık sorununda, yoksulluk ve muhtaçlık hâlinde devletini yanında hissetmesi demektir.
Fakat bugün geniş toplum kesimleri devleti; uzak, yavaş, bürokratik, soğuk olarak algılıyor.
İnsanlar sonuç alamadıkları kapılardan uzaklaşır.
Cevap veren, hızlı hareket eden, somut olarak dokunan kim varsa ona yönelir.
Bu noktada dikkat çekici olan şudur:
Türkiye’nin en zengin iş insanları, büyük holdingleri, dev vakıfları ve onlarca siyasi partisi varken; yardımseverlik, sahiplenme ve “el uzatma” algısında tek bir ismin öne çıkması sağlıklı bir tablo değildir.
Bu durum ne sadece o kişinin sevabına yazılır, ne de tüm sorumluluk ona yüklenir.
Bu, sistemin ürettiği bir boşluğun doğal sonucudur.
Kişi değil, boşluk tartışılmalıdır
Burada kimseyi kutsamak da doğru değildir, şeytanlaştırmak da.
Gerçek şudur:
İnsanlar kendilerini yalnız hissediyor
Kurumlara güven azalıyor
Siyaset samimiyetsiz algılanıyor
Bu şartlar altında toplum, görünür ve dokunan olanı tercih eder. Bu tamamen insanî bir refleks.
Ama uzun vadede riskli olan şudur:
Toplumsal vicdanın, merhametin ve adalet beklentisinin tek bir kişiye indirgenmesi.
Bu durum hem ülke için hem de o kişi için sağlıklı değildir.
Bu konu tez konusu olmalıdır
Bu tablo; sosyoloji bölümlerinde, siyaset bilimi kürsülerinde, kamu yönetimi ve psikoloji alanlarında tez konusu olarak ele alınmalıdır.
Neden insanlar kurumlardan değil kişilerden medet umuyor?
Neden sosyal devlet algısı zayıflıyor?
Neden siyasi partiler bu boşluğu dolduramıyor?
Bu sorular polemikle değil, ciddiyetle ele alınmalıdır.
Siyasi partilere açık bir uyarı
Bu tablo en çok siyasi partiler için bir alarmdır.
Aday belirlerken, kadro oluştururken, toplumla temas kurarken şu soruyu sormalılar:
“Biz bu insanların hayatına gerçekten dokunabiliyor muyuz?”
Eğer dokunamıyorsanız, insanlar dokunanı bulur.
Toplumsal dayanışma, merhamet ve adalet; birkaç ismin omzuna bırakılamaz.
Bunlar devlet aklıyla, kurumlarla ve siyasetle taşınması gereken değerlerdir.
Aksi hâlde ortaya çıkan bu tabloyu kimse yadırgamamalıdır.
Bu mesele susularak değil, açıkça konuşularak aşılabilir.