Yazımın başlığını “Film Övgümenleri Kulübü” koyarak, eleştirmenlik ile övgümenlik arasındaki derin anlam karşıtlığının nasıl bulanıklaştığını anlatacaktım. Sonra her ikisini de harmanladım. Belki benim ulaşamadığım bazı yayın organlarında açıkça veya bazı durumlarda ilişkilerin korunması için kimliğini gizleyerek (pseudonym) nesnel eleştiriler yapan; gizlide eleştirmen, gerçekte övgümenlik yapanlar vardır. Şunun altını çizmek istiyorum ki, bilhassa sosyal medya üzerinden insanlarla iletişim kurarak birer ‘influencer’a dönüşenlerde bu övgümenlik çok açık belli oluyor.

Diğer yandan filmleri hikâye etme modası: Bir filmi eleştirirken hikâyesini özetlemek bir eleştirmen için çok iyi bir yazma şekli değildir. Ancak günlük gazetelerde fal ve burç köşesi kabilinde sinema yazıları yazan figürler çok sever filmi anlatmayı. Zaman zaman sinema filmleri hakkında kalem oynatan herkesin düştüğü bir çukurdur bu. Ama bazı film eleştirileri ancak film sekanslarını anlatmakla ilerleyebilir. Çünkü onlar hangi tür üzerinden yürüyeceğine karar verene kadar son yazısı çıkan tiptedir. Nitekim eleştireceğim Sarı Zarflar o kadar kimliksiz değil ama bir hayli zikzak yapıyor.

Sarı Zarflar, kurumların bilinçli biçimde yarattığı baskıların bireylerde yarattığı travmalardan yola çıkıyor. Açıkça politik pozisyon almıyor görünse bile Çatak, “kolektif desteklerle” ürettiği filmini gözü gibi esirgemesi gerekirken umarsızca bir mücadele aracı olarak sunmaktan çekinmiyor (bu da onun ileride daha da keskinleşeceği anlamına mı geliyor bilemiyorum?). “Tamam, işte bu Latin Amerika Politik Sineması!” diyecekken yeni nesil yönetmenleri de dâhil edip “Hayır, bu Avrupa Sineması” dememek için biraz daha beklemeye karar veriyorsunuz! Bu tutum bazı yazarların hoşuna gitmiş olabilir ama ben sevemedim.

Avrupa sinemasının en önemli özelliği; auteur (yaratıcı yönetmen) sineması tabir edilen ve filmi ilk anından son saniyesine kadar yönetmen eseri sayan bir tarafı olduğu gibi, bir filmin ne anlattığından çok nasıl anlattığını ciddiye alan önemli bir kabulü vardır. Sarı Zarflar da Avrupalı yönetmenlerin filmleri gibi düşündüren, sorgulatan ve rahatsızlık veren bir amaçla çekilmiş belli. Avrupa sinemasında ısrarla altı çizildiği gibi Çatak’ın filminde de “yabancılaşma” fikri işlenir (Handan’da [Özgü Namal] sınıf atlama duygusuyla netleşir). Aileden gördüğü kadar dindar olan Handan, bir yandan cuma namazlarını kaçırmayan ağabeyine iftar sofrası hazırlayan modern bir kadındır. Handan’daki sınıf atlama arzusu (gerekçesi kızını kolejde okutmaktır) ailenin birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Ancak bu sebeplerden en önemlisi ise Handan’ın “ikincilleştirilmeye” asla razı olmamasıdır.

Çatak’ın hikâyesini/filmini şöyle de tarif edebiliriz: Sanki sosyal bir deney için gökyüzüne dronlar salınmış da Ankara ile İstanbul üzerinde uzun zaman uçmuş; sonra Türkiye’de olup bitenleri maddeler hâlinde senaryo yazmaları için bir ekibe vermiş. Maddeler neredeyse şöyle: Hemen her sahnede beş vakitte bir ezan sesi duyulacak. Cuma namazı kılınacak. İftar sofrası düzenlenecek. Eli telsizli, cebi-cüzdanı kabarık tipler abdest alırken iş pişirecek. Çekirdek aile sıkıştığında mutlaka yaşayan bir ebeveyne sığınacak; birinci nesil ile üçüncü kuşak arasında çatışma çıktığında ortancalar arada kalacak. Liselerde yıllanarak 13-14 yaşında çıtır kız peşinde koşan kart zamparalara çatılacak. Dava delisi avukatlara karşı devlet muhibbi avukatlar siper olacak. Dava arkadaşları kurumlarıyla uğraşmak yerine, hayatın ağır yükü karşısında dostluklarını silkip atan arkadaşlarına öfkelenip birbirlerine çatacaklar (meşhur adliye koridoru kavgaları). İşlerinden kovulmadan önce aynı davaya inanan karı koca, ideallerini güncelleyerek hayatta kalıp çocuklarını yetiştirmeye odaklanacaklar. Ardından her ikisi travmaları yüzünden kendi egolarının peşinde gitmeye başlayacak. Dronlar mutlaka miras konularında kız ve erkek arasındaki dinî-laik hukuk algısından doğan çatışmaları kaydedecek ve elbette Mezopotamya gelenekleri ile İsrailiyat’tan sirayet eden erkek egemenliğini kayda alacaklar…

Özgü Namal, yıllar önce şematik bir polisiye dizisine dönüşme ihtimali çok yüksek olan Kurtlar Vadisi’nin gerçek dramaya dönüşmesindeki en büyük etken olmuşsa bugün de Sarı Zarflar’ın aslında çok bilindik öyküsünü Derya karakterini şahane bir yetenekle taçlandırarak farklı bir hikâyeye dönüştürmeyi başarıyor! Çünkü Çatak, çok aşina olduğumuz hikâyesini anlatırken her karede “biz”e bakışını estetik seçimleriyle güçlü biçimde yansıtmasına rağmen felsefesinin aynı güçte, etkileyici ve ilham verici olmadığının farkında değil sanırım.

Sarı Zarflar; gerçekçi, doğal, sosyal, politik, felsefi (yüzeysel), hibrit kültür, insanlık dramı, görsel minimalizm ve güçlü oyunculuklar, ortak sinema tercihleri-temayülleri gibi ilkeleri benimsemiş bir Avrupa sineması örneği ama bir farkla! Estetik ödünçlemeler Avrupa’dan alınmış olsa bile hikâye buram buram Asyalı! Bu yüzden Sarı Zarflar, bir Trans-Avrupa Sineması örneğidir. Farkı anladınız umarım.