Basit bir arama yaparak herhangi bir araştırma platformuna, “Kültürel miras nedir?” diye sorduğunuzda şöyle cevabı alabilirsiniz: “Kültürel miras, bir toplumun geçmişten devraldığı, günümüze taşıdığı ve gelecek nesillere aktarmayı hedeflediği değerlerin bütünüdür. Sadece eski binalardan veya müze eserlerinden ibaret değildi. Bir halkın kimliğini, yaşam biçimini ve dünya görüşünü yansıtan her şeyi kapsar. Bunlar, Somut (Maddi) Kültürel Miras; Gözle görülebilen ve dokunulabilen fiziksel kalıntılardır ki; taşınmazları: antik kentler, saraylar, ibadethaneler, kaleler, tarihi köprüler ve anıtlar. Taşınabilirleri ise müzelerde korunan arkeolojik buluntular, el yazması eserler, tablolar, madeni paralar ve tarihi eşyalardır. Somut olmayan kültürel miras; sözlü gelenekler, destanlar, masallar, efsaneler, tekerlemeler, halk dansları, geleneksel temaşa sanatları, müzik, düğünler, bayramlar, şenlikler (festival), mutfak kültürü, dokumacılık, çinicilik” vb. gibidir ki, işte biz Birinci Dünya Savaşı sonrası bu ikinci kısmı yani manevi kültür mirasını yitirmiştik! Yedi cephede üç milyondan fazla Türk evladı arkalarında yetim bir memleket bırakarak Şehit düşmüşlerdi. Geride mazlum anneler, ihtiyar dedeler ile nineler ve babasız çocuklar… Yani toplumun manevi kültürünü evlatlarına aktaracak babalar artık yoktu! Geçmişle gelecek arasındaki “diri köprü” kırılmıştı…
“Batının savaşçı hırsızları” aslında soykırımcı geleneklerini sürdürmek için karşılarına çıkan her imkânı dünya ölçeğinde değerlendiriyorlar. Her zamanki gibi ilk hedef elbette bir ucundan diğer ucuna İslam dünyasıdır. Bu ülkeleri sadece “kritik hammadde”lerini temellük etmek için değil, kültür mirasları ve milli kültürlerini yok ederek uygarlığın bir bileşeni olmaktan çıkarmak yani “tarihinin dışına atmak” için vuruyorlar!
İran’dan gelen acıklı haberler içinde en önemlilerinden biri belki de birincisi tarihi mekânların bombardımanlarda hasar görmesidir. 2003’te Bağdat Milli Müzesi’ndeki on beş bin eserin özel yetiştirilmiş savaşçı hırsızlar tarafından çalınmasından da beter bir durumla karşı karşıyayız. Kör köpeklerin kuzu sürüsüne saldırması gibi İran üzerinde uçan bombardıman uçaklarının attığı bombalar bin yılık, Türk-Fars, Moğol (İlhanlı) ve Türk-İran biçiminde katmanlı, çok renkli bir kültürel mirası yok etmek üzeredir.
Lanetli Batı uygarlığının işgal, talan ve soykırım “barbarlığı” sadece 19. Yüzyılda Dünya Savaşıyla başlayıp zirveye çıkmış değildir. Tekrar küçük bir aştırma ile herkes bu vahşi yıkım geleneğinin (etnik veya din tercihlerinden dolay yok ediş ve ekonomik kazanç) tarih öncesinden başlayıp günümüze kadar nasıl dehşet salarak sürdüğünü öğrenebilir. Başlıklar halinde özetleyecek olursam durum şöyledir:
Antik kültür mirasının en önemli hafızası İskenderiye Kütüphanesi’nin yok edilişi (Antik Çağ), İkinci Tapınak Yıkımı (MS 70, Kudüs Kuşatması), Dördüncü Haçlı Seferi’nde İstanbul (Constantinople) yağması, Bağdat kütüphanelerinin yakılması (1258), İspanyolların Maya ve Aztek uygarlığını yok edişi (1492 – 1572), yaklaşık 9-11 milyonu asker, 6-13 milyonu sivil insan kaybının yaşandığı Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), 85 milyona yakın insanın öldüğü tahmin edilen İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), Bosna Savaşı’nda camiler, kütüphaneler, Mostar Köprüsü gibi tarihi eserleri yıkılması, 15 bin eserin çalındığı Irak Milli Müzesi’nin ve diğer kültür mirasını yok edilmesi (1991)…
Geldiğimiz noktada görünen odur ki, bütün doğulu milletler bilhassa Türkiye, yeni dayatmalarla karşı karşıya kalacaktır. Düşmanca olacağı su götürmez muhtemel dayatmaların erken örnekleri Osmanlı hükümetleri zamanında azınlık hakları üzerinden sözde onların menfaatleri korunuyor iddiasıyla maskelenmişti. Şimdi pek fazla titizlenmeden, hatta neredeyse aleni biçimde etnik ırkçılar, siyasi bölücüler, toplum ve devlet kademelerine sızmış etki ve aksiyon casusları tarafından yürütülmektedir. Bunların yanında halkı Müslüman olan ülkeleri birbirine düşman etme planları hızla uygulanmaya konmuştur.
Görünen o ki, bu oyun karşısında en uyanık ülke Türkiye, Türkiye içinde en uyanık grup ise ta Orta Asya’dan günümüze taşınan “insanlar ve toplumları dinine, mezhebine göre değil liyakatlerine göre değerlendirme” bilgeliğine sahip Türkçü ve Turancılardır.
O halde: Türk toplumu, devleti ve milleti için canını fedaya hazır Türkçü ve Turancıların kıymetini farzı muhal bir savaş hali yaşanmadan ve her zamankinden çok takdir etmelidir.