Abdullah Emre Güner bir veri paylaştı. Ama bu veri, aslında bir tabloyu değil, bir ruh hâlini anlatıyor:

“Bir yılda 300 kere doktora giden hastamız var… ‘Alışkanlığım’ diyor.”

Bir yıl 365 gün. 300 gün hastaneye gitmek demek, neredeyse her gün bir sağlık kurumuna uğramak demek. Üstelik bu tekil bir örnek olarak anlatılmıyor. Aynı açıklamada verilen başka bir rakam daha var:

“Kişi başı yıllık muayene sayısı 12. Dünya ortalamasının çok üstünde.”

İki cümle. Ama arası oldukça kalabalık.

Biz gerçekten bu kadar hasta bir toplum muyuz?

Yoksa hastaneye gitmeyi alışkanlık haline mi getirdik?

Ya da daha zor olan ihtimal: Sağlıklı yaşamayı beceremiyor muyuz?

Eskiden insanlar hastaneye gitmemek için direnir, son ana kadar beklerdi. Bugün ise neredeyse tam tersi bir eğilim var. Müdürün bir başka tespiti, meseleyi daha da ilginç hale getiriyor:

“Yoldan geçerken bir acile uğrayayım… pazara gelmişken bir görüne­yim… sosyalleşme aracı olarak kullanılıyor.”

Bu cümle sağlık sistemine değil, doğrudan topluma dair.

Çünkü bir ülkede hastaneler “uğranacak yer” haline gelmişse, orada mesele sadece sağlık değildir.

Orada hayatın ritmi değişmiştir.

Ama burada kolay bir sonuca kaçmak da mümkün: “Hastalık hastası olduk.”

Bu doğru olabilir.

Ama eksik.

Çünkü diğer ihtimal daha sert:

Gerçekten hastayız.

Şehir hayatı insanı yavaş yavaş aşındırıyor. Hareketsizlik, düzensiz uyku, bitmeyen stres, sağlıksız beslenme… Günlük hayatın sıradan parçaları gibi görünen bu unsurlar, aslında kronik hastalıkların temelini oluşturuyor.

Artık insanlar bir anda hasta olmuyor; yavaş yavaş, fark etmeden hastalanıyor.

Sonra ne oluyor?

Hastane.

Yine hastane.

Bir daha hastane.

Beslenme meselesi ise işin en kritik noktalarından biri.

Ne yediğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Sofralarımız dolu ama içeriği ne kadar sağlıklı? İşlenmiş gıdalar, katkı maddeleri, hızlı tüketim alışkanlıkları… Bunlar sadece kilo meselesi değil; bağışıklık sisteminden ruh haline kadar her şeyi etkiliyor.

Ve biz çoğu zaman bunun farkına ancak hastanede var

Peki biz tam olarak sağlığı nerede arıyoruz?

Cevap çoğu zaman aynı: Hastanede.

Oysa sağlık, hastanede bulunacak bir şey değil. Sağlık, hastaneye gitmemeyi başarabilmekle ilgili.

Ama biz sanki tersini yaşıyoruz. Sistem büyüyor, hastaneler artıyor, erişim kolaylaşıyor… ama sağlıklı kalma becerimiz aynı hızla artmıyor.

Çünkü mesele sistem değil, alışkanlık.

Abdullah Emre Güner durumu aslında net bir şekilde ortaya koyuyor:

“İki ihtimal var; ya gereksiz yere gidiliyor ya da sağlığımızı korumuyoruz.”

Belki de cevap ikisinin ortasında değil, tam içinde.

Hem gereksiz gidiyoruz…

Hem de gerçekten hastalanıyoruz.

Eğitimde sıkça konuştuğumuz bir sorun var: Bilgi var ama davranış yok.

Sağlıkta da tablo farklı değil.

Herkes sağlıklı beslenmenin önemini biliyor.

Herkes hareket etmesi gerektiğini biliyor.

Herkes stresin zararını biliyor.

Ama uygulayan kaç kişi?

Belki de artık daha temel bir soru sormanın zamanı:

Toplum olarak sağlıklı yaşamak gibi bir derdimiz var mı?

Yoksa hastalandıkça çözüm bulabileceğimiz bir sistemin varlığı bize yeterli mi geliyor?

Eğer ikinciyse, o 300 gün hastaneye giden “teyze” bir istisna değil.

Sadece biraz daha ileri gitmiş bir örnek

300 gün hastaneye gitmek uç bir örnek olabilir.

Ama asıl mesele şu:

Geri kalan 65 günde gerçekten sağlıklı mıyız?