Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, Sürekli ‘keşke’ diye başlayan cümleler kuran insanlar, beyinlerini pişmanlık döngüsüne soktuklarını, ‘Ya şöyle olursa’ diye düşünenlerin ise kaygı döngüsüne girdiklerini anlattı.
Bugünü kaçırıyoruz: Bunun sebebi sandığınızdan farklı
Sürekli geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygıları arasında sıkışıp kalmak bağışıklığı zayıflatıyor, uykuyu bozuyor.
Kaynak: Diğer
Müftüoğlu, Sabah'ta kaleme aldığı köşe yazısında şunları yazdı:
"Hayatım boyunca çok değerli hocalarım oldu. Ama bazıları yalnızca tıp öğretmedi; hayatı da öğretti. Onlardan biri de, doktoru olmanın ötesinde dostluğunu ve güvenini kazanma ayrıcalığını yaşadığım merhum Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel idi.
Kimi zaman bir muayene, kimi zaman uzun bir sohbet... O sohbetlerden birinde bana hiç unutamadığım şu cümleyi söylemişti:
"Geçmiş geçmişte kalmıştır." Sonra durdu, gülümsedi ve ekledi:
"Aslında bunun özü Mevlânâ'nın şu sözüdür:
'Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.'" Ardından da tebessüm ederek yıllarca tartışılan o meşhur sözünü hatırlattı: "Dün dündür, bugün bugündür." Ve bana dönüp şöyle dedi: "İnsanlar bu sözümü niye bu kadar eleştirdi, hâlâ anlayabilmiş değilim." Haklıydı. Çünkü o cümle aslında bir siyaset açıklaması değil, güçlü bir yaşam felsefesiydi.
Bir başka sohbetimizde ise Winston Churchill'in şu sözünü paylaşmıştı: "Dün ile yarın kavga ederse, bugün kaybedilir." Aradan yıllar geçti. Tıp ilerledi, nörobilim gelişti, psikoloji yeni keşifler yaptı. Bugün görüyorum ki; Rahmetli Demirel'in o sade cümleleri, modern bilimin ulaştığı birçok gerçekle şaşırtıcı biçimde örtüşüyor."
Beynimizin en önemli görevlerinden biri geçmişten ders almaktır.
Ama aynı geçmişin içinde yaşamaya başladığımızda işler değişir.
Sürekli "Keşke..." diye başlayan cümleler kuran insanlar, farkında olmadan beyinlerini pişmanlık döngüsüne sokarlar. Sürekli "Ya şöyle olursa..." diye düşünenler ise kaygı döngüsüne girer.
Sonuçta biri geçmişin, diğeri geleceğin esiri olur. İkisi de bugünü kaçırır.
Yapılan çalışmalar, zihnimizin dinlenme anlarında dahi vaktinin büyük bir kısmını geçmişi kurcalayarak ya da geleceği öngörmeye çalışarak tükettiğini kanıtlıyor. Halbuki hayat, sadece "şu anın" içinde var olabilir. Geçmişi yeniden yazmak imkansız olduğu gibi, geleceği de bugünden tüketmek mümkün değildir. Sahip olduğumuz yegane zaman dilimi, tam olarak şu andır!
Sürekli olarak geçmişe takılıp kalan bireylerde, stres hormonlarının seviyesi uzun süre yüksek seyredebilmektedir. Bu durum uykunun kaçmasına, tansiyonun artmasına ve bağışıklık direncinin düşmesine yol açabilmektedir. Aynı zamanda depresyon ile anksiyeteye yakalanma olasılığı da tırmanışa geçmektedir.
Buna tezat olarak, şimdiki zamana odaklanmayı başaran, minnet duymayı sürdüren ve dikkatini bugüne yönlendirebilen insanlarda stres düzeyi gerilemektedir; bunun sonucunda uyku kalitesi, bağışıklık direnci ve hayat standartları gözle görülür bir biçimde güçlenmektedir. Esasen "anı yaşamak", romantik bir kişisel gelişim mottosu olmanın çok ötesinde; doğrudan biyolojik karşılığı bulunan bilimsel bir sağlık yöntemidir.
Elbette geçmişi unutmayacağız. Çünkü geçmiş öğretmendir. Ama onu evimizin salonuna değil, kütüphanemize koyacağız. Gerektiğinde açıp ders alacağız, sonra yerine kaldıracağız. Geleceği de planlayacağız. Ama onun içinde yaşamaya çalışmayacağız. Çünkü gelecek henüz gelmedi.
Hayatın tamamı, nefes aldığımız şu ana sığar. Mutluluk da, sağlık da, huzur da...
Müftüoğlu yazısında şunlara değindi:
Yıllar içinde binlerce hastam oldu. Şunu çok net gördüm: İnsanları yoran çoğu zaman yaşadıkları olaylar değil, o olayları zihinlerinde defalarca yaşamalarıdır.
Dünü değiştiremeyiz. Yarını garanti edemeyiz. Ama bugünü daha iyi yaşayabiliriz.
Belki de uzun ve sağlıklı yaşamanın en önemli sırlarından biri budur: Geçmişten ders almak, gelecek için hazırlanmak ama sadece bugünde yaşamak...
Ve yazıyı bana hayat dersi olarak kalan, rahmetli Süleyman Demirel'in unutulmaz sözüyle bitirelim: "Meseleleri mesele yapmazsanız, ortada mesele yapacak bir mesele kalmaz."