Etrafınıza bir bakın. Gördüğünüz her şeyi kutulara yerleştirme, isimlendirme ve bir sıraya dizme konusunda ne kadar mahiriz.
Gökyüzündeki pamuk yığınlarını hayali canavarlara benzetirken evrenin o devasa karmaşasından kaçıp güvenli limanlarımıza sığınıyoruz.
Belirsizliğe dayanmak zor; o yüzden şekil veriyoruz, ad veriyoruz, kontrol hissi satın alıyoruz.
Zihnimiz hayatın vahşi ve düzensiz yapısını törpüleyip önümüze anlaşılır paketler halinde koyuyor. Çıplak gerçek çoğu zaman taşınamayacak kadar ağır ve şekilsizdir.
Nassim Nicholas Taleb’in işaret ettiği o meşhur Platonik yanılsama tam burada pusuda bekliyor. Bizler dünyayı olduğu gibi kavramak yerine kafamızdaki ideal şablonlara uydurmaya bayılıyoruz.
Karmaşıklığı sadeleştirdiğimiz her an, gerçeğin bir parçasını dışarıda bırakıyoruz. Zamanla elimizde kalan, hakikatin kendisi yerine onun sadece bizim anlayabileceğimiz kadar basitleştirilmiş bir karikatürü oluyor.
Tarih kitaplarını bir düşünün. Prut Savaşı’ndaki o meşhur dedikodular veya bir suikastla tetiklenen dünya savaşı anlatıları...
Hepsi zihnimize birer çivi gibi çakılı kalır. Neden? Çünkü hikâyeleştirilmiştir. Olaylar bir ritme, bir dramatik çizgiye, bir anlam örgüsüne yerleştirilmiştir.
İnsan aklı kopuk parçaları birleştirip araya bir neden-sonuç köprüsü kurmadan rahat edemez. E.M. Forster’ın dediği gibi; kral ölür, ardından kraliçe ölür ve biz hemen kederden öldüğünü varsayarız.
Belki de kraliçe nezle olmuştur? Fakat bu ihtimal sıkıcıdır, akılda kalmaz, bir anlatı oluşturmaz. Anlam bulma arayışımız bizi gerçeği eğip bükmeye zorlar.
İş dünyası ve kişisel gelişim sektörü de bu yanılsamadan epey beslenir.
Başarılı insanların 10 sırrı başlıkları hayatın binbir türlü rastlantısını, şans faktörünü ve kaotik yapısını tek bir formüle sığdırmaya çalışır.
Erken kalkmak elbette faydalıdır fakat başarıyı yalnızca bir saat ayarına indirgemek gerçeği katletmektir.
Maslow’un o meşhur piramidi de böyledir. Basamaklar o kadar nizami ve estetiktir ki, insanın karmaşık ruh halinin bazen en tepeden en aşağıya saniyeler içinde düştüğünü görmezden geliriz. Şekil güzel olduğu için içeriği sorgulamayı bırakırız.
Pazarlama dünyası bu masalların en büyük sahnesidir. Markaların farklı olduğu için seçildiğine dair o büyülü efsane; pek çok kategoride verilerle yalanlanmıştır.
İnsanlar çoğunlukla en farklı olandan ziyade en tanıdık geleni ve en kolay ulaştığını tercih ederler. Lakin bilinirlik ve bulunurluk demek, marka ruhu demek kadar havalı durmaz.
Yöneticiler şık sunumlardaki o geometrik modellerin peşinden koşarken, gerçek müşterinin dünyasındaki o dağınık, tahmin edilemez ve eğri büğrü yapıyı ıskalarlar.
Gerçeği görmek cesaret ister. Gerçek; çan eğrileri gibi simetrik, piramitler gibi düzenli veya başarı reçeteleri gibi vaatlerle dolu değildir.
Hakikat dağınıktır, serttir ve çoğu zaman hiçbir hikâyeye sığmaz.
Şablonlardan kurtulup dünyayı o biçimsiz haliyle kabullendiğimizde yanılsamaların konforlu uykusundan uyanıp gerçek hayatı yönetmeye başlayabiliriz.