ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela operasyonu nedeniyle çok mutlu.

“Çalıversen oynayacak” derler ya, öyle bir ruh hali içinde.

Büyük bir zafer kazandığını, tarihe adını daha şimdiden altın harflerle yazdırdığını düşünüyor olmalı.

Oysa zafer sandığı aslında tam bir hezimet onun için.

Tarih kitapları ileride muhtemelen şöyle anlatacak onu:

“Ruhsal açıdan sorunlu bir liderdi. İhtirası boyundan büyüktü.

Hukuku, insan haklarını, demokrasiyi gereksiz ayrıntılar olarak görüyor, dünyaya kâr hırsızla gözü dönmüş bir tüccar gibi bakıyordu.

Venezuela’dan sonra durmadı, Grönland, Meksika, Kolombiya ve Küba’ya yöneldi.

Attığı her adım, verdiği her emir dünyada yeni krizlere ve acılara yol açtı.

21’inci yüzyılın en sorunlu isimlerinden biri olarak tarihe geçti.”

***

Kendini Gazze fatihi olarak gören İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında da tarih kitaplarında hiç iyi şeyler yazılmayacak:

“Arkasına ABD’yi almanın özgüveni ve şımarıklığı ile akıl almaz işlere yöneldi.

Aralarında bebek ve çocukların da olduğu 70 bini aşkın Filistinliyi bombalarla ve aç bırakarak öldürdü.

Birçok ülkede milyonlarca insan onun yaptıklarını protesto etmek için sokaklara döküldü.

20’inci yüzyılda Hitler’in soykırımına uğramış Yahudileri, 21’inci yüzyılda soykırım failleri olarak tarihe yazdırdı.”

Esirlere nasıl davranılır?

ABD güvenlik güçleri uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydı, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun sarayını bastı, onu ve eşini darp etti, yatak odasından sürükleyerek çıkardı, ABD’ye götürdü.

İşkence burada da sürdü. Maduro ve eşi elleri kelepçeli olarak cezaevi arabasıyla New York sokaklarında dolaştırıldı.

Bir devlet başkanının, ülkesinin basılarak esir alınması zaten başlı başına büyük bir rezaletti.

Ondan sonra sergilenen davranışlar bu rezaleti katladı.

***

Şimdi size tarihten iki esir alma olayını anlatacağım.

İlk olay:

Anadolu’yu işgale kalkan Yunan ordusunun kolordu komutanı General Trikopis ile 2. Kolordu kumandanı General Diyanis 2 Eylül 1922’de Türk ordusu tarafından esir alınmıştı.

Bundan sonrasını İsmet Paşa’nın (İnönü) anılarından okuyalım:

Generalleri bana getirdiler. Gayet yorgun bir haldeydiler. Dudakları şişmişti.

Çay ikram ettim, beraber çay içelim dedim. Çay içecek halleri yoktu, içemiyorlardı.

Kendilerine arkadaşça muamele ettik. Hep beraber oturduk, muharebeden bahsettik.

Konuşmalarımız bitince palaskamı, kılıcımı taktım. Kendilerine, ‘Sizi resmi vaziyetimle başkumandana takdim edeceğim’ dedim. Onları aldım, başkumandanın huzuruna götürdüm. Mustafa Kemal Paşa çok âlicenap davrandı. Onlarla konuştu, teselli etti. Kendileri çok mütehassis oldular.”

***

İki esir Yunan generalin Mustafa Kemal Paşa’yla karşılaşmasını Halide Edip de (Adıvar) şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa, odasına getirilen Trikopis’in elini tuttu, ‘Oturun general, yorulmuş olacaksınız’ dedi. Bundan sonra sigara tabakasını uzattı, kahve ısmarladı. General Digenis’e de nezaketle muamele etti.”

***

Daha sonra General Trikopis, General Digenis ve diğer Yunan subayları trenle Uşak’tan Ankara’ya getirildiler, ardından Sarıkışla’ya götürüldüler. Bir süre sonra da Yunanistan’la yapılan anlaşma çerçevesinde ülkelerine gönderildiler.

Trikopis, Yunanistan’da yargılandı ama ceza almadı. Ordudaki hizmetini sürdürdü.

Emekli olduktan sonra yaşadıklarını “General Trikopis’in Anıları” ismiyle yayımladı.

Bu kitap 1968’de Türkiye’de de basıldı.

***

Gelelim ikinci olaya:

26 Ağustos 1071...

Alp Arslan komutasındaki Büyük Selçuklu ordusu, Bizans ordusunu Malazgirt’te ağır bir yenilgiye uğratmış, imparator Romen Diyojen’i esir almıştı.

Türklerin, Anadolu’ya girişinin başlangıcıydı bu zafer.

Tarihçi Prof. Dr. Abdullah Kıran’ın çeşitli yerli ve yabancı kaynaklardan derlediği bilgilere göre, Alp Arslan, esir imparatora son derece iyi davrandı, beraber oturup yemek yedi, sohbet etti, kendisine konaklayacağı bir çadır hazırlattı.

Sohbetleri sırasında bir ara Alp Arslan, “Seni ne yapmamı istiyorsun” diye sordu.

Aldığı yanıt şu oldu:

“Eğer hükümdarsan bağışla, kasapsan öldür, tacirsen sat!”

Sonunda Romen Diyojen, her yıl vergi vermek koşuluyla Kostantinopolis’e uğurlandı.

Ne var ki gittiğinde aradığını bulamadı orada. İmparatorluk koltuğuna başkası oturmuştu.

Onu, gözlerine mil çekip kör ettikten sonra sürgüne gönderdiler. Gözünde oluşan enfeksiyonun vücuda yayılması sonucu kısa sürede hayatını kaybetti.

Böylece Alp Arslan’la yaptığı vergi anlaşmasının da bir geçerliliği kalmadı.