Türk edebiyatı bünyesinde kendine özgü bir dünya görüşü içinde Ahmet Yesevî çizgisinde oluşan Anadolu Âşık Edebiyatı ayrı bir öneme sahiptir.

Yesevî’nin diğer Türk boylarına etkisinde rol oynayan ana unsurlardan biri, millî oluşu diğeri de Türkçe oluşudur. İşte bundan dolayı Yesevî şiirleri geniş kitlelere çabuk ulaşmış ve onların gönüllerini coşturmaya hizmet etmiştir.

Hikmetlerinde Türkçenin gönüllere girebilen güzel lisan olduğunu, bu dille ayet ve hadislerin çok iyi açıklandığını, bundan dolayı bilginlerin bu dilin kudreti önünde eğildiklerini vurgulamış, başkalarını da bu dilde yazmaya teşvik etmiştir.

Yesevî’nin Türkler tarafından bugüne kadar sevilip-sayılmasının ana nedenlerinden biri budur. Yesevî takipçisi Kaygusuz’un, Dilgûşâ adlı eserinde:

Ey derviş, mî-danî mî-danî dir durursun

Sen hiç Türkîce bilmez misün?

deyişi Türkçe şuurunun dillerde ve gönüllerde yaşamasına çabaların güzel örneklerindendir.

Yesevî, hikmetlerinde tasavvuf anlayışını öğretip Anadolu tekke şairlerine örnek olmuş, Şeyyad Hamza, Âşık Paşa ve özellikle Yunus Emre’nin yetişmesinin temelini oluşturmuştur. Bu nedenle Yesevî, Türk tekke şiirinin kurucusu olarak da gösterilir.

  1. yüzyılda Türkistan’da Ahmet Yesevî ile başlayan ve Dinî-tasavvufî Halk Şiiri geleneği, Yunus Emre’nin beyitlerinde sezilene göre Yunus’un Tapduk’a, Tapduk’un Barak Baba’ya, Barak Baba’nın da Sarı Saltuk’a bağlı oluşu bir gelenek oluşumunun işareti olup, Anadolu âşıklarının Yunus Emre izini sürmeleri, onun geliştirdiği şiir anlayışını benimsemeleriyle Yunus Emre geleneği olarak ortaya çıkmıştır.

Yunus Emre’den önceki Anadolu’nun manevi ve edebî yaşamını etkileyen Ahmet Yesevî felsefesi Yunus üzerinde çok büyük etki yapmıştır.

Anadolu’da Yunus Emre’den önce ilk Türkçe şiir yazan Şeyyad Hamza bunlardandır.

  1. yüzyıl başlarında Türkçe şiirler yazan Şeyyad Hamza vb. ile Türk tasavvuf şiirinin oluşumuna büyük katkı koyan Yunus Emre önemli ölçüde Ahmet Yesevi’den etkilenmişlerdir. Bu etki, Ahmet Yesevî’nin, kimi dörtlükleri:

Hâlikımı izlerim

Dün gün cihan içinde

Dört yanımdan yol indi

Kevn ü mekân içinde

biçiminde olan hikmetlerine Yunus Emre’de:

Yunus aydur gezerüm

Dostıladur bazarum

Ol Allahun dîdârın

Gördüm bir tağ içinde

biçiminde rastlayışımız kusursuz bir nazire örneği olarak karşımıza çıkmakta ve bu etkinin önemli kanıtlarından biri olarak görülmektedir.

Ahmet Yesevî’den etkilenen Yunus Emre, anlamı: “Onları cehennem köprüsüne doğru götürün” ayetine telmih olan kıldan ince kılıçtan keskincedir” ifadesi ile, başta Yesevî olmak üzere Hakim Ata, Muhyî, Sıdki Baba ve Kaygusuz Abdal gibi:

Sırat kıldan incedir

Kılıçtan keskincedir

Varıp anın üstüne

Evler yapasım gelir

biçiminde dile getirmiştir.

Yazılı kaynaklara göre Yunus Emre geleneği 14. Yüzyılın sonlarına doğru ölümünden sonra başlamıştır. Yunus Emre halkın beklentilerini yol gösterici ve öğüt ağırlıklı deyişleriyle karşılamış, halk ve izinden giden âşıklar da onu geleneği ile günümüze taşımıştır.

  1. Yüzyıl sonlarından günümüze kadar süre gelen ve her şeyi ile bize özgü olan âşık edebiyatının geleneğe bağlı belli kuralları, töreleri bulunmaktadır.

Tanrı'ya ulaşmadaki yükselmek ve derinleşmek durumunda olduğu dört aşamayı simgeleyen, dört kapı ve kırk makamın öğretisini, Bektaşi tarikatının ikinci kurucusu Balım Sultan'ın bir şiirinde olduğu gibi:

Evvel başta Muhammet'e selâvat

Ârif isen bu manayı ver imdi

Şeriattir tarikattir marifet

Hakikatten bize haber ver imdi

biçiminde Alevi-Bektaşî âşıkları dizelerinde yaşatmışlardır.

Bir şiirinde:

Dört kapıdır kırk makam

Yüz altmış menzili var

O erene açılır

Vilayet derecesi

diyen Yunus Emre’den, bir şiirinde:

Tarikat iman gerek

Bir tastik iman gerek

Talip bu dört kapının

Varında tamam gerek.

diyen Kul Himmet’e kadar bütün âşıklar deyişlerinde bu olguya özenle yer vermişlerdir.

Önemli bir tekke ve tasavvuf âşığı Sadık Baba da bir deyişinde:

Şükür kâmil ile oldu pazarım

Kemde nuhusette yoktur nazarım

Nefs ilinin teftişini gezerim

Şeriat babının velisi ile

Erenlerdir küfr ü iman sattıran

Beli deyip L’ya tövbe ettiren

Muhabbet tuzunu atıp ektiren

Tarikat ehlinin halisi ile

Marifetin hallerinden bildiren

Düşüp sitemine erkân kaldıran

Hakikatin kapısında yeldiren

Sakisi yanında dolusu ile

diyerek, “Şeriati olmayanın tarikatı olmaz, tarikatı olmayanın marifeti olmaz, marifeti olmayan hakikate ermez” düsturuna inanan halkın duygularına tercüman olmuştur.

Yunus çizgisindeki bütün Alevi- Bektaşi geleneğinde yetişen âşıklar da Yesevî hikmetlerini yaşatan âşıklar olarak görülmektedir. Hüseyin Çırakman bir deyişinde:

Dört kapıdır, kırk makam,

Yüz altmış menzili var

O erene açılır,

Vilayet derecesi

dizelerinde "dört kapı kırk makam" deyimi ile, İslam dininin inanç, ibadet ve esaslarının tümü olan şeriat kapısına, yol gösterici bir mürşit (rehber) eşliğinde nefsi terbiye etme ve ahlakı güzelleştirme aşamasının manevi bir yolu olan tarikat kapısına, insanın ilahi sırları sezmeye başladığı manevi olgunluk aşaması olan marifet kapısına, kişinin Hakk'a ulaşıp yaradanla bütünleştiği varlık ile yokluğun bir olduğunu kavradığı dört kapının sonuncusu ve en yükseği olan hakikat kapısına, bunların onar adet usul ve âdabına telmih yapmıştır.

Toplumda saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, töre ve davranışlar biçiminde belirlenen âşıklık gelenekleri, inanca bağlı olduğundan tartışmasız benimsenmiştir. Aşıkların dilinde Muharrem ayı, Hz. Hüseyin ve beraberindeki Ehl-i Beyt'in Kerbela'da çektiği acıların, gözyaşı, sadakat ve aşk ile ifade edildiği 12 günlük bir yas ve arınma dönemidir. Bu dönemde tutulan oruç, nefsi terbiye etmenin yanı sıra mazlumun yanında durmayı ve insanlık dersi çıkarmayı simgeler.

Nefsi terbiye etmenin manevi anlamının işlendiği:

Kerbelâ çöllerinde kadim zaman durmuştu

Zalimler, mazlumlara kanlı pusu kurmuştu

Kılıçtan geçirdiler masum, salih kulları

Al kana boyadılar kıvrım kıvrım yolları

Ehl-i beytin gülleri, “su, su” diye inledi

İstifini bozmadan, kör vicdanlar dinledi

Ölümün gölgesinde çektiler nice cefa

Ümmetin can paresi, ehl-i beyt-i Mustafa

Cennet delikanlısı, Hakk’a nida eyledi

Ali Asgar beşikte çöle veda eyledi

Kerbelâ çöllerinde, kan aktı oluk oluk

Feryat arşa değerken, mübarek yüzler soluk

Ümmetin goncaları, Kerbelâ’da soldular

Efendimize komşu, hepsi şehit oldular

Yezid’e lanet olsun, Hüseyinlere rahmet

Bir yanda Muaviye, öbür yanda Muhammed…

Muharrem geldiğinde hatıranı anarım

Âh İmam Hüseyin âh, senin için yanarım! ..

Kerbelâ çöllerinde su değil, hüzün çağlar

O acı günden beri, her kum tanesi ağlar

Kerbelâ, acıların bitmeyen diyarıdır

Hüseyinler, Aliler hepimizin yârıdır

Ehl-i beyte kast eden, haydutlar tayfasıdır

Kerbelâ insanlığın bir utanç sayfasıdır

Hüseyin âh Hüseyin, Efendimin torunu!

Zalimler söndüremez ehl-i beytin nurunu

Ehl-i beyt yüce soydan; sevmeli, has tutmalı

Muharrem geldiğinde beraber yas tutmalı

biçimindeki söylemlerle Kerbela'da yaşanan acıyı, Hz. Hüseyin'in şehadetini ve Peygamber torunlarına duyulan derin hüznü anlatan saz ve söz eşliğinde okunan destansı ağıtlar olan mersiyeler bu acıyı taze tutarak Kerbela olayının unutulmamasını sağlar.

Kerbela katliamından, Hz. Hüseyin’in kız kardeşi Zeynep ve Hz. Hüseyin’in oğlu İmam Zeynelabidin sağ kurtulmuşlardır. İmam Zeynel Abidin'in kurtulması ve Hz. Ali'nin soyunun Zeynelabidin’den devam etmesi nedeniyle de tutulan 12 gün orucun ardından, 12 değişik malzemeden oluşan aşûre yapılarak yenilir, dağıtılır, şükredilir ve Muharrem matemi, aşûre geleneği ile biter.