Türkiye yine tanıdık bir kavramın arkasına saklanmış bir yönetim anlayışıyla karşı karşıya; “Devlet aklı.”
İktidar her sıkıştığında bu kelimeyi çıkarıyor cebinden.
Bir tür sihirli anahtar gibi.
Sorgulamayı kapatıyor, tartışmayı susturuyor, itirazı suç hâline getiriyor.
Oysa ortada akıl değil, "yetki" var.
Ve biz uzun zamandır bir kavram yanılgısının içinde yaşıyoruz.
Çünkü akıl büyüdükçe yetki azalır.
Yetki büyüdükçe akıl küçülür.
Devlet aklı dediğiniz şey denge ister, denetim ister, istişare ister.
Tek merkezden yönetim değil.
Son yıllarda tam tersini yaptık.
Yürütmenin yetkileri genişledi, meclisin sesi kısıldı, yargı tartışmalı hâle geldi, bürokrasi liyakatten çok sadakatle ölçülür oldu.
Sonra da bütün bunlara “beka” dedik.
Garip bir mantık bu!
Kurumları zayıflatıp devleti güçlendirdiğimizi sanıyoruz.
Hukuku daraltıp güvenliği artırdığımızı iddia ediyoruz.
Eleştiriyi susturup istikrar bekliyoruz.
Tarih ise her defasında aynı cevabı veriyor; baskıyla kurulan düzenler güçlü görünür, ama uzun ömürlü olmaz. Çünkü korkudan akıl çıkmaz.
Bugün ülkede tehlikeli bir eşitleme yapılıyor; İktidar = Devlet.
Oysa bu en büyük siyasi yanılsamadır.
Devlet kalıcıdır.
İktidar geçici.
Devleti yönetenleri devlete dönüştürdüğünüz an, her eleştiriyi ihanete çevirmiş olursunuz.
Ve o noktada devlet aklı değil, iktidar hassasiyeti başlar.
Bakın paradoksa; gazeteci soru sorunca “devlet zedeleniyor” deniyor. Hâkim bağımsız karar verince “beka tehlikede” deniyor. Vatandaş hesap isteyince “milli irade zarar görüyor” deniyor.
Devleti korumak için devleti oluşturan her şeyi buduyoruz.
Sonunda geriye ne kalıyor?
Devlet mi, sadece yetki mi?
Yargı kararlarının toplum vicdanında karşılığı yoksa, hukuk kişiye göre işliyorsa, suçun sınırı belirsizse… Orada devlet aklı değil, güç gösterisi vardır.
Yetki arttıkça hikmet artmaz.
Yetki arttıkça sadece dokunulmazlık artar.
Oysa devlet aklı tam tersidir:
Kendini sınırlayabilme erdemidir.
Bugün “olağanüstü dönem” gerekçesi neredeyse kalıcı bir rejime dönüştü. Topluma açık açık şu teklif yapılıyor; “Özgürlüğünüzden vazgeçin, biz sizi koruyalım.”
Ama tarih şunu defalarca gösterdi; Özgürlüğünü kaybeden toplum güvenliği de kaybeder. Çünkü denetlenmeyen güç önce muhalifi, sonra vatandaşı, en sonunda devleti ezer.
Ekonomideki krizler bile bunun sonucu.
Kurumların zayıf olduğu yerde yatırım olmaz.
Hukukun öngörülemez olduğu yerde üretim olmaz.
Hesap vermeyen yönetimlerin olduğu yerde refah olmaz.
Ama biz hâlâ buna “devlet aklı” diyoruz. Hayır, devlet aklı bu değildir. "Devlet aklı" vatandaşın güven duygusunu pekiştirmesi , kuşkuları derinleştirilmemesi gerekir.
Bu akıl devlet aklı değil, bu iktidar alışkanlığı yetki ergenliğidir.
Yetkiyi devlet akıl sanma alışkanlığı!
Türkiye'nin sorunu güçlü devlet değildir.
Sorun, sınırı olmayan iktidardır.
Çünkü güç sınırsızsa devlet küçülür.
Yetki tek eldeyse akıl kaybolur.
Ve en tehlikeli cümle hep aynıdır; “Biz gidersek devlet çöker.”
Tarihin çöpe attığı en kibirli cümledir bu.
Kimse devletten büyük değildir.
Ama kendini devlet sanan herkes devlete en büyük zararı verir.
O yüzden soruyu net soralım:
Yetki devlet aklını çalıştırır mı?
Hayır.
Yetki aklı değil, itaati büyütür.
Aklı değil, korkuyu besler.
Devleti değil, koltuğu korur.
Devlet aklını çalıştıran şey güç değil; hukuk, denge ve hesap verebilirliktir.
Eleştiriden korkan akıl devlet aklı değildir.
O, sadece iktidarın refleksidir.
Devlet milletin ortak aklıdır.
Tek bir akla indirgenen devlet ise yarını kaybetmeye mahkûmdur.
Devlet aklının yetkisi; tarihe karşı sorumluluk, tarihin akışıdır...