Kış Olimpiyatları’nın açılış törenleri, sporun ötesinde bir kimlik gösterisidir. O yürüyüşte atılan her adım, aslında bir ülkenin kendini dünyaya nasıl anlattığının özetidir. Bayrağınız önde, sporcularınız arkada ilerlerken yalnızca yarışmaya değil, küresel bir sahneye çıkarsınız. O sahnede üzerinizdeki kıyafet, kelimelerden daha güçlü bir mesaj verir.
Bu yıl açılış töreninde yine benzer bir tablo gördük. Pek çok ülke, geleneksel motiflerini modern tasarımlarla harmanlayarak dünya kamuoyunun karşısına çıktı. Sosyal medyada günlerce konuşulan kombinler, yalnızca estetik tercihler değil; kültürel birer beyannameydi. Kimisi tarihine gönderme yaptı, kimisi coğrafyasının ruhunu taşıdı, kimisi de çağdaş çizgilerle milli kimliğini yeniden yorumladı.
Özellikle Moğolistan’ın kıyafeti uzun süre konuşuldu. Geleneksel “deel” kıyafetinden esinlenen tasarım, altın işlemelerle zenginleştirilmiş, dik yakalı ve kuşak detaylı modern bir yorumdu. Hem köklerine sadık hem de çağdaş bir estetik taşıyordu. Renk seçimi, desen yerleşimi ve aksesuar kullanımıyla adeta “Biz buyuz” diyordu. Sosyal medya kullanıcıları Moğolistan’ı açılışın en özgün ve en şık ülkelerinden biri olarak gösterdi. Kültürel mirasını kompleksiz biçimde sahaya süren bir özgüven örneğiydi bu.
Biz ise global bir spor markasının düz eşofmanlarıyla geçtik o sahneden.
Mesele bir markaya karşı olmak değil. Sponsorluk anlaşmaları spor dünyasının gerçeği. Ancak olimpiyat açılışı, sıradan bir spor organizasyonu değildir. Burası kültürel diplomasi alanıdır. Dünya kamuoyunun dikkatle izlediği, milyonlarca ekranın aynı ana kilitlendiği bir vitrin. Böyle bir platformda özgün bir tasarım yerine katalog ürünü izlenimi veren bir kombinle yer almak, ister istemez “Neden?” sorusunu akla getiriyor.
Türkiye tekstil ve hazır giyim alanında dünyanın önemli üretim merkezlerinden biri. Avrupa’nın dev markalarına üretim yapıyoruz. Yerli tasarımcılarımız uluslararası moda haftalarında koleksiyon sergiliyor. Osmanlı’dan Selçuklu’ya, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan güçlü bir görsel hafızamız var. Kilim motifleri, Selçuklu yıldızı, çini desenleri, hat sanatının zarafeti… Bu zenginlik, modern bir tasarım diliyle buluştuğunda ortaya çıkabilecek tabloyu düşünmek bile heyecan verici.
Üstelik “yerli ve milli” vurgusunun bu kadar güçlü olduğu bir siyasi atmosferde, kültürel temsil alanında neden aynı iddiayı göremiyoruz? Savunma sanayiinde, otomotivde, teknolojide milli hamleler anlatılırken; kültür ve tasarım söz konusu olduğunda neden küresel markaların gölgesine sığınıyoruz? Olimpiyat açılışı tam da bu iddianın somutlaşacağı bir zemin değil mi?
Moğolistan örneği burada öğretici. Nüfus olarak küçük, ekonomik olarak devlerle kıyaslanamayacak bir ülke. Ama kültürel özgüveni yüksek. Kendi geleneksel kıyafetini modernize ederek sahneye çıkıyor ve dünya onu konuşuyor. Bu bir bütçe meselesi değil, bir vizyon meselesi. “Bizim anlatacak hikâyemiz var” diyebilme cesareti.
Bizim hikâyemiz yok mu? Elbette var. Orta Asya bozkırlarından Anadolu’nun çok katmanlı kültürüne uzanan bir tarih. Kış Olimpiyatları söz konusuysa, Orta Asya’nın soğuk coğrafyalarından gelen mirasımız bile başlı başına bir tema olabilir. Keçe dokular, kürk detaylar, geleneksel desenlerin minimal yorumları… Hepsi çağdaş bir kesimle birleştirilebilir. Ne aşırı folklorik, ne de sıradan; tam aksine özgün ve dengeli bir çizgi yakalanabilir.
Sosyal medyada diğer ülkelerin kıyafetleri viral olurken, bizim kombin birkaç saat içinde gündemden düştü. Oysa özgün bir tasarım günlerce konuşulabilir, genç tasarımcılara ilham verebilir, Türkiye’nin moda ve tekstil gücünü dünyaya gösterebilirdi. Bir olimpiyat yürüyüşü, doğru planlandığında turizmden ihracata kadar pek çok alanda çarpan etkisi yaratır.
Burada asıl mesele estetikten ziyade zihniyet. Küreselleşmenin tek tip estetiğine teslim olmak kolaydır. Zor olan, kendi kimliğini modern bir dille ifade edebilmektir. Eşofman sade olabilir; sadelik değerlidir. Ancak sadelik ile kimliksizlik arasındaki farkı görmek gerekir. Üzerinizdeki kıyafet, bir marka logosundan ibaret kalıyorsa; orada kültürel iddia zayıflamış demektir.
Yeniçağ okuru sembollerin önemini bilir. Semboller, toplumların hafızasında yer eder. Olimpiyat açılışında giyilen kıyafet de bir semboldür. Bayrağınız kadar görünür, marşınız kadar güçlüdür. O sembolü küresel bir markanın standart tasarımına teslim etmek yerine, kendi kültürel kodlarımızla yeniden üretmek mümkün değil mi?
Bir sonraki organizasyonda Moğolistan örneğini yalnızca alkışlamakla yetinmeyelim. Kendi tasarımcılarımızı, kendi tekstil gücümüzü sahaya sürelim. Kültürel özgüven yalnızca nutuklarda değil, tercihlerde görünür. Dünya sahnesinde yürürken üzerinizde taşıdığınız kumaş, aslında zihninizde taşıdığınız vizyonun aynasıdır.
Ve o aynada bir gün, Selçuklu’nun yıldızıyla, Anadolu’nun motifleriyle, Orta Asya’nın ruhuyla modern bir Türkiye yansırsa; işte o zaman gerçekten “yerli ve milli” bir temsil konuşmuş oluruz.