Bir ülkenin gerçek gücü, televizyon ekranlarında çizilen büyüklük imgelerinde değil; sabahın köründe yerin yüzlerce metre altına inen işçisinin nefesinde saklıdır.

Bugün Türkiye’de maden işçileri yeniden yürüyorsa, bu yalnızca maaş meselesi değildir. Bu yürüyüş, görünmez hale getirilen insanların “Biz hâlâ buradayız” deme çabasıdır. Çünkü modern çağın en büyük çelişkilerinden biri şudur: Her şeyi üreten insan, giderek en değersiz görülen kişiye dönüşmektedir.

Son günlerde sokakta gördüğümüz işçiler; sadece ücret isteyen insanlar değildir. Onlar, yıllardır ağır koşullar altında çalışan, çoğu zaman ölümle burun buruna yaşayan ve buna rağmen sistemin en kolay gözden çıkarılan kesimlerinden biridir. Bir ülke, emeğini tüketmeye başladığında aslında kendi omurgasını aşındırmaya başlar.

Bugün birçok insan hafta sonu tatilini doğal sanıyor. Sekiz saatlik çalışma düzenini sıradan kabul ediyor. Fazla mesai ücretini, yıllık izni, iş güvenliğini, sendika hakkını hayatın olağan bir parçası gibi görüyor. Oysa bunların hiçbiri gökten inmedi.

Bu haklar; cop yiyen, işten atılan, hapse giren, hatta öldürülen işçilerin mücadelesiyle kazanıldı.

Dünyanın birçok yerinde insanlar günde on altı saate kadar çalıştırıldı. Çocuklar maden ocaklarında öldü. İşçiler makinelerin uzantısı gibi görüldü. Bugün insan onuruna biraz olsun yaklaşan çalışma düzeni varsa, bu düzeni kuran şey sermayenin merhameti değil; örgütlü emeğin baskısıdır.

Türkiye’de de benzer bir tarih vardır. Bu topraklarda işçi hareketleri yalnız ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir bilinç mücadelesi verdi. Çünkü emek meselesi yalnızca para meselesi değildir. İnsan, emeğinin değersizleştirildiği yerde kendi varlığının da değersizleştiğini hisseder.

Tam burada Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini hatırlamak gerekir.

işçiyi yalnızca üretim aracı olarak görmedi. Cumhuriyet’in kalkınma modelinde emekçi sınıflar devletin temel taşıydı. Sanayi hamleleri, fabrikalar ve üretim merkezleri yalnız ekonomik yatırımlar değildi; bağımsızlık projesinin parçalarıydı.

Atatürk’ün şu sözü bugün hâlâ çarpıcıdır:

“Memleketimizin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür.”

Bu söz yalnız köylüye değil, üreten bütün insanlara işaret eder. Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel fikir şuydu: Üreten insan aşağılanamaz. Devlet, emeği korumak zorundadır.

Bugün eğer işçiler yeniden sokaktaysa, toplumun geri kalanının bunu küçümsemek yerine dikkatle izlemesi gerekir. Çünkü işçinin kaybettiği yerde, uzun vadede herkes kaybeder. Güvencesizleşen emek, zamanla bütün toplumu güvencesiz hale getirir.

Bir ülke yalnız gökdelenlerle yükselmez. Bir ülke; maden işçisiyle, öğretmeniyle, çiftçisiyle, teknisyeniyle ayakta kalır.

Ve unutulmamalıdır:

Yeraltından yükselen sesler uzun süre duymazdan gelinirse, bir gün o sessizlik bütün toplumun üstüne çöker.