AKP’nin 2023 seçim kampanyasında muhalefete yönelik en güçlü söylem hatlarından biri, “CHP ve Altılı Masa’nın PKK’nın siyasi uzantısı DEM Parti ile gizli ittifak yaptığı” iddiasıydı. Bu söylem, uzun yıllardır işlenen “beka sorunu” propagandasının yeni bir versiyonuydu.
Özellikle seçim sürecinde, Kılıçdaroğlu’nun montajlı videolarla PKK ile birlikte halay çektiği yönünde görüntüler servis edildi. Bu tür manipülatif içerikler medya üzerinden yayıldı, mitinglerde dile getirildi. CHP’yi “terörle iç içe” göstermek, seçmeni sandıktan caydırmak ya da kararsız seçmeni AKP’ye yönlendirmek için kullanıldı.
Ancak 2024 yerel seçimleri sonrası, siyasi dengelerin değişmesiyle birlikte iktidar cephesinden gelen açıklamalar dikkat çekici bir dönüşümün sinyalini verdi. MHP’li yetkililerin dahi “mecliste anayasa değişikliği için DEM Parti ile görüşülebilir” şeklindeki beyanları, seçim döneminde yaratılan algı ile fiili siyasi pratiğin nasıl çeliştiğini gözler önüne serdi. Oysa daha birkaç ay öncesine kadar, aynı partiler DEM ile görüşmeyi, “vatan hainliği” ile eşdeğer göstermekteydi.
Ancak bugün gelinen noktada, aynı iktidar bloğu, DEM Parti ile “resmi ittifak” yapıyor. Bu da geçmişte söylenenlerin, aslında bir “gerçeklikten” değil, tamamen stratejik bir kurgu ve algı yönetimi üzerinden inşa edildiğini ortaya koyuyor. Yani aslında sadece bir siyasi pozisyon inşa ediliyormuş.
Siyasi Etik
Bu açıdan, söylem dönüşü, sadece taktiksel değil, aynı zamanda ahlaki tutarlılık sorunu da doğuruyor. “Terörle yan yana gelmek” gibi ağır ithamlarla muhalefeti baskılayanlar, siyasal çıkar için dün karşıt konumda durdukları aktörlerle rahatlıkla yan yana gelebiliyorlarsa, burada temel sorun siyasi etikle ilgilidir.
Zira, PKK’nın silah atma süreci, terörle mücadele açısından umarım kalıcı bir şekilde başarılı olur. Ancak PKK’nın silah atması, DEM Parti ile iktidar bloğunun her konuda uzlaştığı ve paralel siyasi ilkelere sahip olduğu anlamına mı gelmektedir?
Bu kadar hızlı bir dönüşüm siyaset kurumunun güvenilirliğini aşındırır ve seçmenin algısında ciddi bir tutarsızlık ve güvensizlik yaratır. Çünkü bu aşamada artık siyaset, ilke ve programlar üzerinden değil, anlık çıkar hesaplarıyla yürütülmektedir. Burada tutarlılık değil, güç dengesi belirleyicidir.
Bu tutum, devlet ciddiyeti ve toplumsal güven açısından ciddi yaralar açar. Çünkü siyaset, tutarlılıkla anlam kazanır. Dün “beka meselesi” diye sunulan bir söylem, bugün “yerel denge” bahanesiyle rafa kaldırılıyorsa, vatandaş artık kime neye inanacağını şaşırır. Siyasi etik, kamu güveni, seçmen saygısı gibi kavramlar giderek aşınır.
Toplumsal Etki
Bu çelişkili tutumun toplumsal etkisi de küçümsenemez. Bir yandan Kılıçdaroğlu’nun şahsı ve CHP hedef alınarak oluşturulan kriminal söylemlerle toplumun bir kesimi sistematik biçimde ötekileştirilirken, diğer yandan aynı siyasi iktidar bu partiyle anayasal reformlar için ortak zemin arayışına girebiliyor. Peki bu durumda halkın zihninde ne kalıyor?
Gerçekten terör tehdidi büyük ölçüde azalmışsa olsa dahi, bir dönem “ulusal güvenlik tehdidi” ilan edilen aktörlerle çıkar temelli kurulan ittifaklar, halkın hafızasında sadece samimiyetsizlik olarak yer bulur.
Burada sorun yalnızca siyasi bir taktik değil, aynı zamanda toplumsal hafızaya yapılan bir müdahaledir. Çünkü seçim dönemlerinde yaratılan bu kutuplaştırıcı söylemler sadece geçici oy devşirme araçları değil, toplumun belli kesimlerini kriminalize eden, birbirine düşmanlaştıran derin izler bırakır. Bugün DEM Parti ile yapılan görüşmeler “normal” siyasetin gereği olarak sunuluyorsa, dün CHP’nin DEM ile bir arada olduğu iddiasıyla hainlikle suçlanması neyin karşılığıydı?
Özetle, bugünkü durum sadece bir ittifak değişikliği değil, uzun süredir sürdürülen siyasal anlatıların içinin nasıl boşaltıldığının da göstergesi. Ve bu, yalnızca muhalefet değil, toplumun tüm kesimleri için bir güven sorunu doğurur. Çünkü seçmen, artık hangi sözün samimi, hangi ittifakın ilkeli olduğunu ayırt edemeyecek hale gelir. Oysa demokrasinin temel dayanağı olan temsil, tutarlılık ve güven üzerine kurulur.